Ben en iyisine layığım

Sene 2001. Ben bir müşteriyim. İçinde bulunduğum hedef kitle, bu kitlenin büyüklüğü, doğruluğu ve/veya o gruba üreticilerin nasıl baktığı beni hiç ama hiç ilgilendirmiyor. Ben en iyisine layığım. İstediğimi alır, istediğimi yapar, istedeğim ürünü istediğim şekilde kullanırım. Eğer pazarda benin isteğime uygun ürün yoksa isteğime en uygun ürünün beğenmediğim kısımlarını değiştirmek için baskı yaparım hatta (zaten üretimin son noktası bu olacak) bana uygun ürün üretilmesini sağlarım. Gerekirse aldığım ürünü sadece denerim, büyük bir ihtimalle bu ürüne para vermeden elde ederim. Eğer para vereceksem o zaman bana özgü olmasını isterim. Ürüne değil, belki hizmete ve desteğe para veriririm.
Sene 2001 ve merak ediyorsunuz biz bu noktaya geldik mi? Eğer etrafınıza bakarsanız bunun ne kadar yakın bir gelecek olduğunu çok net göreceksiniz. İki yıl önce levis’ın sitesinde kendi pantolonunu kendin yap köşesi, sonra daha uygulanmamasına rağmen kredi kartınızı sokup, pantolonunuzu çizip alacağınız kiosk fikirleri bu noktaya ne kadar yaklaştığımızı gösteriyor. Çevrenize bir bakın, www.toyota.com’da kendi arabanı yap bölümü varken, dyo’nun sitesinde odanızı boyayın, koleksiyonun sitesinde odanızı döşeyin imkanları ile yeni bir yolculuğa doğru gidiyoruz.
Sene 2001 ve merak ediyorsunuz bu noktaya nereden geldik? Aslında fikir son derece basit. Aslında bütün giyindiğimiz, okuduğumuz, içtiğimiz kısaca parayla ve parasız aldığımız herşey bir mesaj içeriyor. Bu mesajı üretici,n ürettiği malı kullanarak yolluyor. Yani aslında “”medium is the message”” değil “”product is the message””. O zaman her üretici kendi mesajını yollamaya çalışan bir medya halini almıyor mu? Peki globalizasyon ile birlikte gelen demassification yani kitlelerin bölünmesi üretim içinde geçerli değil mi? Tabii ki geçerli. Bir medyacı bu bölünmenin önünü görmekte belki zorlanır fakat bir internet medyasına sahip olan herkes bunun son noktasını personalisation (kişiselleştirme)’yi son derece iyi bilir. Yani bölünmenin son noktası bireydir. Bu nedenle her yeni ürün bir kişiselleştirmeden önce müşteri ile buluşamaz. Bu çağda böyle bir buluşmanın sonu sadece hüsran olur.
Dünya pazarlama teknikleri konusunda yıllardır uyguladığı 4p kuralından vazgeçmek üzere. Bilindiği gibi 4P kuralı (Product, Price, Promotion, Place ) kavramları üzerinde yoğunlaşıyordu fakat yeni kural 4C üzerine. 4C ise Customer Value, Customer Cost, Customer Convenience, Customer Communication kavramları üzerinde yoğunlaşıyor. Gördüğünüz gibi pazarlamanın bütün konsantrasyonu müşteriye odaklanmış durumda. İşin güzel yanı bu sadece bir başlangıç. Ben bir müşteri olarak ürünün kalitesinin yükselmesini istemekle kalmayıp, ürünün fiyatını da istediğim gibi ayarlıyabilme hakkına sahip olmalıyım. Eğer kitlenin bölünmesi bireye kadar düştüyse ben beni kapsayan üretici grubunun çoğunluğuyum. Dolaysıyla Pazar payındaki değişikliği benim ürüne gösterdiğim ilgi belirleyecek.Aslında web üzerinde yeni çıkan ürünü fiyatlandırabileceğiniz bir site de var. Yakında bunu çıkan bütün ürünler için gerçekleştiren kişi ve kurumlar olduğunu göreceksiniz.
Ben bir müşteriyim ve sadece bir ürünün yapısını ve fiyatını değiştirmekle uğraşmam. Belki de koca bir sektörün işleyiş biçimini değiştiririm. Napster’ı bir son olarak görenleriniz mutlaka vardır. Fakat Napster aslında bir sektörün yıllardır yanlış işleyen mekanizmalarını gözden geçirmesini sağlayan büyük bir şans. Sadece bir başlangıç Gelecekte Napster’ın müşteri bazlı parasız yapısının aslında neler kazandırdığını hep beraber göreceğiz. Aslında telif haklarının, dağıtıcıyı değil, üretici koruması gerektiğini de yakında anlayacağız. Telif haklarının, müşteriye değil dağıtım kanallarına ödetilmesi gerektiğini, miktarının ise astronomik rakamlara ulaşmaması gerektiğini öğreneceğiz.
Çok yakında ben bir müşteri olarak sadece en iyisine değil, aynı zamanda en özeline hiç para vermeden ulaşma hakkına da layığım.
NETleşmek üzere

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir