Sinema Tarihi

Ilk yillar(1830-1910)

Sinemanin temelinde yatan yanilsama, beynin gözün ag tabakasi üzerine düsen görüntüyü kaybolmasindan sonra da kisa bir süre algilamayi sürdürmesi ve ardisik ag tabaka görüntülerini, hareket eder biçimde algilamasi olgularina dayanir. Bu yüzden insan gözü, bir perde üzerinde belirli bir hizla (genellikle sessiz sinemada saniyede 16, sesli sinemada saniyede 24 kare) ard arda yansitilan film karelerindeki görüntüleri kesintisiz bir hareket içinde görür.

Gözün sinemaya temel olusturan bu özelligi fotografin bulunmasindan çok önce biliniyordu, örnegin her sayfasina bir resim çizilmis kitaplarin hizla çevrilmesiyle hareket izlenimi yaratilabiliyordu. 1832 de yapilan phenakistoscope ve 1834’te gerçeklestirilen zoetrope gibi optik aletlerle ayni temele dayanarak hareketli görüntüler olusturulmustu. 1839’da fotografin bulunmasindan sonra, hareketi esit ve çok kisa aralarla sabit fotograflar olarak saptayan yöntemler Edward Muybriagef, yan yana dizdigi fotograf makineleriyle kosan bir atin görüntülerini saptadi ve dönen bir disk içine yerlestirdigi bu fotograflarla hareketli bir görüntü yaratmayi basardi (1877). Fransiz fizyolog Etienne Jules Marey 1882’de kuslarin uçusunu incelemek amaciyla, saniyede 12 fotograf çeken ve kamera takilmis bir makineli tüfege benzeyen bir aygit gelistirdi. 1887’de ABD’li Hannibal Goodwin’in fotograf çekiminde selüloit film kullanmasi, bir yil sonra da George Eastman’in bu uygulamayi gelistirerek makaraya sarili selüloit film seridinin seri üretimini baslatmasi, sinema filminin gerçeklestirilmesi için bütün ön kosullan hazirlamis oldu. Thomas Alva Edison ile yardimcisi William Kennedy Laurie Dickson’in yaptiklan kinetograf, kameranin ilk biçimi olarak ortaya çikti. Bu aygitla, kenarlarina düzenli delikler açilmis 15 m’lik filmler üzerine saniyede 40 görüntü saptanabiliyordu. Edison kinetoskop adim verdigi bir gösterim aygiti araciligiyla da bu görüntüleri hareketli bir biçimde yansitmayi basardi. Ama bu aygit, gözlerini iki küçük delige dayayan tek bir izleyici tarafindan kullanilabiliyordu. Kinetoskoplarin ticari olarak satisa sunulmasiyla birlikte Edison, kitlesel film çekimi yapilabilen ve günesin durumuna göre tekerlekler üzerinde döndürülen ilk film stüdyosu Black Maria’yi insa etti.

Kinetoskopu Paris’te bir sergide gören Auguste ve Louis Lumiere, sinematografi adi verilen aygiti gelistirdiler. Elle çalistirilabilen bu aygit film çekimi ve gösterimi yapabiliyor ve 10 kg dolayindaki agirligi sayesinde de, istenen yere tasinabiliyordu. Lumiere Kardesler ilk gösterilerini 28 Aralik 1895’te Paris’te, Capucines Bulvari’ndaki Grand Cafe’de gerçeklestirdiler ve bu gösteri sinemanin baslangici olarak kabul edildi.

Edison’in filmleri genellikle stüdyoda çekilmis sirk ve vodvil gösterileriyken, Lumiere Kardesler’in filmleri dünyanin çesitli yörelerine gönderilmis kameramanlarin saptadiklari belgeseller ya da haber filmleriydi.

1894 yilinda Black Maria Studio’nun filmi

Sinemanin kendine özgü anlatim olanaklarindan yararlanma ve sinema araciligiyla bir öykü anlatma dönemi, temel olarak Fransiz yönetmen Georges Melies’le basladi. Melies, fantastik sinema ve bilimkurgu sinemasinin da öncüsü sayilan filmlerinde sinemanin yanilsama yaratma gücünü zekice kullanarak film “hile”leri uyguladi. Ama Melies’in filmlerinde kamera sabit bir noktada duruyor ve öyküyü, tiyatro sahnesindeymis gibi görüntülüyordu. Daha sonra sinema dilinin temel ögeleri olacak degisik çekim ölçeklerini ve kamera açilarini kullanan ve bunlari öykünün gelisimine göre degisik biçim ve ritimlerde kurgulayan ilk sinemaci ABD’li Edwin S. Porter oldu. Özellikle The Great Train Robbery (1903; Büyük Tren Soygunu) filminde Porter, hareketli ve gerilimli sahnelerde yakin ve kisa çekimler kullanarak, kamerayi hareket ettirerek ve arkadaki bir perdeye yansitilmis görüntülerle öndeki bir mizansenin birlestirilmesine dayanan arka gösterim teknigini uygulayarak, gerçekçi sinemanin temellerini atti.

Daha ilk gösterimlerden baslayarak kitlelerin ilgisini çeken ve yaygin bir eglence aracina dönüsen sinema, 20. yüzyilin ilk 10 yilinda basli basina bir sanayi ve ticaret dali haline geldi. Önceleri dünya pazarina Fransiz sinemacilar egemendi ve Charles Pathe ilk uluslararasi sinema imparatorlugunu kurmustu. ABD’de ise Nickelodeon adi verilen sinema salonlarinin hizla yayilmasi, baslica Dogu kentlerinde art arda film yapim sirketlerinin kurulmasina yol açti. Yapimci sirketlerin 1908’de kurduktan Motion Picture Patents Company’nin yürüttügü mücadele karsisinda bazi sinemacilar Bati’ya giderek orada etkinlik göstermeye basladilar ve böylece Hollywood’un temellerini attilar.

——————————————————————————–

Kasim 1895. Berlin’de Max Sklandowsky ve kardesi Emil, kendi filmlerini gösterime sunmuslardi. Fakat sinema tarihçilerinin büyük çogunlugu , Sklandowsky’nin aygitlarinin gerçek anlamda bir projeksiyon makinesi olmadigi görüsündedirler. Onlara göre bu makine ,sürekli hareketli resimler yerine görüntüleri ardarda gösteren genellikle daha kaba bir aygit olarak nitelendirilir.

Kisa bir süre sonra ise , 28 Aralik 1895′ de Paris’de ,Capucines Bulvari’nda bir bodruma “biletle” girmis otuz üç kisinin seyrettigi (duyamadigi) yirmi dakikalik programin yaraticilari olan Lumiere kardesler “sinemanin babalari” olarak anilmaya basladi. Louis ve Auguste Lumiere kardeslerin programinda bir trenin istasyona girisi ,paydos saati fabrikadan çikan isçiler gibi olaylarin yani sira L’Arrseur Arrose’ (Sulanan Bahçivan) adli bir komedi de vardi.

Yil 1895 Leaving the Lumiere Factory

Efsanevi film Le Arrivée d’un train en la Gare de la Ciotat

Hareketli resimlerin ortaya çikisi ise daha karisiktir. 1880’lerde Britanya’da ve baska bazi yerlerde Eadweard Muybridge , fotograflarla önemli deneyler gerçeklestirmis, bu da Fransa’da Etienne Jules Marey’in çalismalarini etkilemisti; Amerika’da ise daha önce telefon ,fonograf ve elektrik ampulünün gelistirilmesine katkida bulunmus olan Thomas Edison ,William Dickson’in da yardimiyla bir fonograf plagiyla es zamanli olarak film gösteren bir araç icat etmisti.(Edison bu araca ‘Kinetofonograf’ gibi tuhaf bir isim vermisti ki bu ismin tutmayacagini en bastan anlamasi gerekirdi).Ayrica 1889’da ilkel bir kamera ve projeksiyon makinesi gelistirmis (ve 1951 tarihli ‘Magic Box’ adli filme konu olmus) olan Ingiliz William Fries Greene’ i de unutmamak gerekir.

Lumiere kardesler, süphesiz kamera ve projeksiyon makinesini birlestiren sinematografi gelistirmekle büyük bir atilim yapip bu yarista öne geçmislerdi. Fakat Fransizlar bile sinemanin tek mucidinin onlar oldugunu iddia edemezler. Yine de Luminere kardesler bu avantaji iyi kullanip, herkes sinemayi müzikhollerde ve panayirlarda sergilenecek ,gelip geçici bir moda olarak görürken, 1897′ de ilk sinema salonunu Paris’te açmislardir. Amerika ise buna benzer birseyi 1902′ de Los Angeles’de gerçeklestirdi (ve bundan 10 yil sonra Los Angeles Bati dünyasinin sinema merkezi olacakti).

Henüz eksik olan ise, sinemaya 20.yy. sanat formu kazandiracak olan fotografla dram sanatlarinin evliligiydi. Ve Georges Melies adli bir Fransiz çikar ortaya. Bir illüzyonist olan Melies’e göre ilk filmlerde eksik olan bir olay örgüsü,karakter gelisimiydi. Ona göre sinemanin düsleme ihtiyaci vardi. Salt gerçek olgular degil, biraz kurmaca , biraz illüzyon…Böylece fotograf hileleri kullanarak ,bir kadinin iskelete ,kadin güresçilerin erkeklere dönüstügü ,hayaletlerin dans ettigi filmler yapti.

Yine de 20yy’in ilk yarilarina ,kurgunun gelisimine kadar , ‘anlati’, sinemanin tali bir ögesi olarak kaldi. Bir hikaye anlatmaya yönelik ilk dönem filmlerinin en iyilerinden biri, Edwin Porter’in ‘The Great Train Robbery’ (1903) filmidir. On dakika süren tek makaralik bu film ,on dört sahne içinde bir tren soygununu ardindan kaçisi ve soyguncularin yakalanisini anlatir.

Ingiltere’de ise daha 1901’de ‘Fire’ adli kurgulu bir film yapilmisti. Fransa’da Georges Melies muhtemelen dünyanin iki makara uzunlugundaki ilk filmi ‘Voyage a Travers l’Impossible’i çekmis, 1912’de ise Sarah Bernhardt’in basrol oynadigi dört makara uzunlugundaki ‘Queen Elizabeth’ çekilmisti. Italya’da ise Enrico Guazzoni’nin yönettigi ‘Qua Vadis’, bunun iki kati uzunlugundaydi ve seyircilerin bir iki dakikadan fazla oturmayacaklarini düsünenler yanilmisti.Ve yine Italya’da Giovanni Pastrone’nin üç saatlik filmi ‘Cabiria’ çekildi. Böylece sinemada (ya da o zamanlar Amerika’daki deyimiyle ‘nickelodeon’da-giris parasi bir nikeldi-) bir gece geçirmek tiyatroya gitmenin alternatifi olmustu artik.

Bu asamada sinema endüstrisi tek bir ülkenin egemenligi altinda degildi. Birinci Dünya Savasi’na degin bu böyle sürdü. Gelismeler Amerika’da oldugu kadar Avrupa’da da ayni hizla sürüyordu ve sinema görece serbest bir pazardi. Filmler sessizdi ve hiçbir dil engeli yoktu. Birçok ülke film ithal ettigi kadar ,üretip ihraç ediyordu da. Daha star sistemi de yoktu o zamanlar. Bilinen ilk sinema oyuncusu olma özelligi gösteren kisi, kariyeri pek de parlak olmayan ve 1920’lerde yildizi sönen Florence Lawrence’dir.

Avrupa’da televizyon ilk kez entelektüeller tarafindan hayata geçirilmis, en azindan baslangiçta onlarin denetiminde yürütülmüstü. Amerika’da ise televizyonu baslatan ve denetleyen reklamcilar olmustu. Bu yüzden televizyon bebeklik yillarinda Avrupa’da bir bilgilendirme ve eglendirme araci iken Amerika’da satis yapmaya yardim edecek bir sey olarak ele alinmisti. Böyle bir görüste süphesiz ki gerçek payi vardir. Yine de ‘Birth of a Nation’ filminin yönetmeni olan D.W.Griffith gibileri, bu yeni oyuncagin sanatsal olanaklarini fark etse de , sinemanin sundugu para kazanma firsatlarini ayni çabuklukla fark eden girisimciler de vardi.

Yüzyilin baslarinda Amerika’nin ,büyük kismi Ingilizce’yi iyi konusamayan göçmen nüfusu için sinema ,tiyatro ve kitaptan daha önce geliyordu. Bu genis kitle için sessiz sinema ve basit öyküler biçilmis kaftandi. Amerika’da sinemaya olan talebin büyümesinde 1917’ye kadar disinda kalmaya çalistigi savasin katkisi da büyük oldu.1914 ve 1918 yillari arasinda Avrupa’da ,film yapimi sürse de pek öncelik tasimiyordu. Amerika da ithalattaki düsüsü karsilamak ve kendi üretimini artirmak zorunda kaldi. Bu on yillin sonunda Hollywood, New York’un yerini alarak bu endüstrinin merkezi olmus ve Amerika dünya pazarinda söz sahibi olma yoluna girmisti.

Amerikan sinemasinin altin çaginda dokuz büyük stüdyoyu olusturacak sirketten ilki Hollywood’da kurulan Paramount’du .Daha önce Jesse Lasky Feature Play Company adiyla ortaya çikmisti. Lasky bu sirketi 1913 yilinda avukati Samuel Goldwyn ve Cecil B. de Mille adinda yetenegi pek olmayan bir aktörle kurdu. Ilk yapimlari ‘The Sguaw Man’ adinda bir western olacakti. Filmin konusu Wyoming’de geçiyordu. Çekimi Arizona Flagstaff’da yapmaya karar vermislerdi . Fakat filmin yönetmeni De Mille ,Flagstaff’a geldiginde burasini hiç begenmedi. Ayrica hava çok kötüydü. De Mille trene atladi ve Los Angeles’in portakal bahçeleriyle dolu günesli banliyösü Hollywood’a kadar uzandi. De Mille portakallarla pek ilgilenmese de günes onun için önemliydi. Büyük bir depo kiralayip filmi çekmeye koyuldu.

Hollywood’da daha önce de film çekildigi olmustu ama Mille’nin deposu burada kurulan ilk stüdyo olarak adlandirilabilir. Ancak gerçek anlamda ilk stüdyo 1915’te Universal tarafindan kuruldu. Kisa sürede digerleri izledi: United Artist, Warner Brothers, Colombia ,1920’lerin sonunda MGM ile RKO ve birkaç yil sonra da 20th Century Fox. Hepsi de eninde sonunda Hollywood’a gideceklerdi belki ama yine de biraz spekülasyon yapmak ilginç olabilir: De Mille Flagstaff’a gittigi gün ,orada yagmur yagmasaydi neler olurdu? Flagstaff’da bir depo kiralayip filmi çekmeye baslarmiydi. Sonra diger sirketler de en uygun yerin burasi oldugunu düsünür ve bugün “tipik Hollywood filmi” yerine “tipik Flagstaff filmi” sözümü dillerde dolasirdi.

1920’lerde Amerika film üretiminde dünyada lider durumuna gelmekle birlikte sinemanin bir sanat biçimine dönüstürülmesine katkisi pek yoktu ve o zamandan beri de olmadi. 1920’lerde Hollywood’un elinde Charlie Chaplin gibi son derece yaratici bir sanatçi vardi Hollywood onu (John Lennon’in daha sonra Beatles için söyledigi gibi) dünyada Isa’dan bile daha çok karli bir star olarak degerlendirdi.Genel olarak sinemanin sinirlarini genisletme çabasi baska yerlerde sürdürüldü.Örnegin, Almanya’da savas sonrasi dönemin siyasal ve toplumsal kargasasi disavurumculugu ortaya çikardi. Bu akimin ilk önemli örnegi ‘Das Kabinett des Dr. Calighari’ (Dr. Caligari’nin Odasi) filmiydi. The Oxford Companion to Film, disavurumculugu “1903-1933 yillari arasinda Almanya’da resim, edebiyat, tiyatro ve sinema alanlarinda ortaya çikmis ,insanin içsel dünyasini , özellikle korku, nefret, ask ve endise duygularini dissallastirmayi amaçlayan akim” olarak tanimliyor.1920’lerde disavurumculuk sinema sanati açisindan bir devrim olmustur.

Ingiltere’deyse Birinci Dünya Savasi’ndan sonra film yapimciligi neredeyse ölüm dösegindeydi.1920’lerin ortasinda gösterime giren filmlerin çok büyük çogunlugu Amerikan yapimiydi ve bu durum 1927’de çikarilan Sinema (ya da kota) Yasasi , filmlerin yüzde besinin Ingiliz yapimi olmasi zorunlulugu getirilince biraz düzelir gibi oldu(bu oran yirmi yil içinde yüzde yirmiye çikti).

Fransiz film endüstrisinin de savasin yol açtigi zarardan kurtulmasi uzun zaman aldi ama kisa ömürlü de olsa izlenimci ve gerçeküstücü sinema okullariyla Abel Gance gibi yönetmenlerin ortaya çikmasi sinemanin tipki müzik, edebiyat ve tiyatro gibi ciddiye alinmasi gereken bir sanat dali oldugunu kanitlamaya yetti.

Bu sirada Rus sinemacilari, özellikle de ‘Grev’ ve ‘ Potemkin Zirhlisi’ filmlerinin yönetmeni Sergey Eisenstein kurgu ve montajda yeni teknikler gelistiriyorlardi. Potemkin Zirhlisinda tastan aslanlarin ayaga kalkmasi ya da Asri Zamanlar’ da sokaktaki kalabaligin Chaplin’in gözüne koyun sürüsü gibi gözükmesi montaj örnekleri sayilabilir. Hollywood yabanci rakiplarinden ögrenme, onlarin fikirlerini alip uygulama konusunda yavas degildi ama filmlerin içerik ve biçimi açisindan ögretmekten çok , ögrenme durumundaydi.

Amerikanin öncülük ettigi alan teknolojik gelisim alanidir. 1927’de Warner Brothers’in ‘Jazz Singer’i ile sesli film dönemini baslatmasiyla birlikte tüm sinema endüstrisinde bir devrim gerçeklestiren Amerika olmustu.1930 yilina gelindiginde Avrupa ve Amerika’da sessiz film neredeyse ortadan kalkmisti. Örnegin 1929’da Ingiltere’de Hitchcock , ‘Blackmail(Santaj)’ filmini sessiz çekmeye baslamis ama sonra sesliye dönüstürmüstü.

Sinema bir ses edinince bazi güçlükler de dogdu tabii ki. Artik yabanci filmlerin yabanci oldugu apaçikti ve çogu Amerikali tarafindan anlasilamiyordu. Seyirci okumayi degil dinlemeyi tercih ettigi için alt yazilar çözüm degildi. Özellikle Amerikan Ingilizce’si disinda diger dillerde çekilmis filmlere duyulan talep azaldi. Iste bu noktada diger ülkelerden fikir ve yetenek satin almaya ,ödünç almaya ya da çalmaya hazir olan Hollywood kodamanlari agirliklarini koydular. Yabanci ülke sanatçilarini ise alip yeteneklerini popüler eglencenin hizmetine sokma konusunda onlari egitmekten geri kalmadilar. Macaristan’dan Bela Lugosi, Alexander Korda ve yönetmen Michael Curtiz gibileri, Isveç’ten Greta Garbo ,Almanya ve Avusturya’dan Ernst Lubitsch, Billy Wilder, Otto Preminger, Marlene Dietrich, Erich von Stroheim , Josef von Sternberg , Robert Siodmak, William Wyler ve diger birçogu geldi. Ingiltere , Ronlad Colman’dan Leslie Howard ve Basil Rathbone’a ,James Whale’den Alfred Hitchcock’a kadar, çok sayida dikkate deger oyuncu ve yönetmenle Amerikan pazarina katkisini esirgemedi.

Renkli filmin gelistirilmesine de Hollywood öncelik etti. Tümüyle üç bantli technicolor teknigiyle çekilen ilk film 1935’de Rouben Mamoulian tarafindan yönetilen ‘Becky Sharp’tir.1930’lar amerikan film endüstrisinin altin çagiydi. Filmlerin Gable, Tracy, Cagney, Garbo, Cooper , Davis, Shearer, Stanwyck ,Crawford gibi starlara göre tasarlandigi bir dönemdi bu. O günlerde dünyanin herhangi bir kösesinde yayinlanmis yada oynanmamis tek bir kitap veya oyun bile yoktu ki stüdyo patronlarinin dikkatine sunulmamis olsun.

1930’larda rekabet de pek yoktu. Japon ve Rus filmleri kendi ülkeleri disinda çok nadiren gösterime giriyordu. Yaratici insanlarinin çogunu yitirmis olan Almanya siyasal propaganda filmleri çekmekle mesguldü. Italya da öyle. 1932’de Venedik’te dünyanin ilk uluslar arasi film festivali düzenlendiyse de pek basarili olamadi. Bunun üzerine 1939’da Fransa, Cannes’da alternatif bir festival düzenlemeye giristi. Ancak uluslararasi durumun karisikligi nedeniyle festival 1946’ya kadar baslatilamadi. Yine de Fransa , Marcel Carne ,Jean Renoir Rene Clair gibi yönetmenlerin çektigi filmler sayesinde Amerikan film endüstrisine önemli bir alternatif olusturuyordu.

Ingiltere ise Hollywood’u taklit etmeye çabalamakta ve sorunlar yasamaktaydi(bu taklit çabasi Pinewood adinda bir stüdyo kurmaya kadar varmisti). Kotayi oldumak için çekilen filmlerin büyük çogunlugu önemsiz çalismalardi. Yine de Korda’nin ‘The Private Life of Henry VIII’i ve Anthony Asquith’in ‘Pygmalion’u (bu film George Bernard Shaw’a bir Oscar kazandirdi) çok basarili filmlerdi. Alfred Hitchcock da en iyi filmlerinden ikisi olan ‘Thirty Nine Steps’i ve ‘The Lady Vanishes’i bu dönemde çekmisti. 1939 yilinda akademi ödülleri için aday gösterilen on film (o yillarda aday sayisi on idi) ise söyleydi: Gone With the Wind , Goodbye Mr.Chips, Mr. Smith Goes to Washington, Ninotchka, Of Mice and Men ,Stagecoach, The Wizard of Oz ve Wuthering Heigth.

Ikinci Dünya Savasinin çikmasi büyük degisiklere sebep oldu kuskusuz. Hollywood’a göçen Rene Clair ve Jean Renoir gibi yönetmenlerden yoksun kalmis Fransiz sinemasi Nazi isgali altinda duraklama yasiyordu. Her senaryo Alman ya da Vichy otoriteleri tarafindan sansür ediliyordu. Marcel Carne 1942′ de ‘Les Visiteurs du soir’ adli güzel olmakla birlikte suya sabuna dokunmayan bir peri masali çekti. Bu filmde ,seytanla Hitler arasinda bir paralellik kurulabilir ,ancak dikkatli olmak gerekir. Fransa’nin en önemli yönetmenlerinden olacak olan Robert Bresson da 1943’te bir kadinlar manastirinda geçen ‘Les Anges du Peche’ ile emin ve zararsiz biçimde sinemaya giris yapti.

Alman sinemasi ise propaganda bakani Joseph Goebbels’in ellerinde oldukça kötü bir hal almisti. Ingiliz ve Amerikan filmleri yasaklanmisti. Goebbels’in elestiriyi yasaklamasi sonucu hiçbir Alman filmi elestirmenler tarafindan kötü olarak nitelendirilmemisti. Savas dönemi propaganda filmlerinin en büyügü ve en ustaca çekilmis olani ,hiç kuskusuz, Pearl Harbor öncesi Amerika’ya ,daldigi uykudan silkinip Avrupa’da neler olup bittigine dikkat etmesi çagrisi yapan ‘Casablanca’ idi. Pearl Harbor’dan sonra Amerika kendi ordusu hakkinda propaganda filmleri çekmeye basladi ve Ingiltere gibi halkin moralini yüksek tutmak amaciyla komediden oldukça yararlandi. Lubitsch’in muhtesem filmi ‘To Be or Not to Be’ çok ustaca yapilmis bir anti-Nazi propagandasiydi aslinda. ‘Film noir’ türü de 1944-1945 yillarinda sinemaya yerlesti. Film noir’in temeli karanliktir. Basit biçimde görünüm olarak karanlik degil, içerik olarak ruh olarak karanlik. Hiçbir sey göründügü gibi degildir, kimseye özellikle kadinlara güvenilmez; kahraman sert ,karamsar, alayci ve bezgindir. Bugün bu türdeki ilk filmin John Huston’in çektigi ‘The Maltese Falcon’oldugu söylenir. Ancak tam anlamiyla birkaç yil sonra Edward Dmytryk’in ‘Murder My Sweet (Cinayet Sevgilim)’, Billy Wilder’in ‘Double Indemnity (Çifte Tazminat)’, Fritz Lang’in ‘The Woman in the Window (Penceredeki Kadin)’ ve Otto Preminger’In ‘Laura’ gibi filmler de ortaya çikti. Hollywood’un altin çagi, 1950’lerde televizyonun ortaya çikip da sinemalari seyircisiz birakmasiyla söndü.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir