Bakış Açısı

“What the bleep we know?” isimli (Ne Biliyoruz ki? diye Türkçeye çevrilen), kuantum fiziğini daha doğrusu felsefesini insanlara en basit yolla anlatmaya çalışan bir belgesel vardır. Geçenlerde DVD’lerimi karıştırırken yeniden elime geldi. Bir kere daha gözden geçirmenin doğru olacağına karar verdim. Film aslında kuantum fiziği gibi son derece komplike ve insanlarda anlama konusunda defans oluşturan bir konuyu, herkesin anlayabileceği şekle indiriyor. İnsanları kuantum fiziği fikri ile korkutmamaya özen gösteriyor. Ben de TV programlarımda hep bu dikkati gösterdim. En anlamak istemeyen insanın bile anlayacağı şekilde anlatıp, herkesin dikkatini toplamasını sağlamaya çalıştım. Filmin benim için en ilginç sahnelerinden biri yerlilerin Amerikanın keşfi sırasında karaya yaklaşan gemileri farketmemiş olmaları sahnesi. Yerliler daha önce gemi görmediklerinden, denizde gemilerin yaklaştığını farkedemiyorlar. Ancak bir Şaman Büyücüsü denizin gereğinden fazla dalgalı olduğunu farkediyor. Bu çıkarımla denizi incelemeye başlayınca yavaş yavaş gemileri farkediyor.

Aslında son dönem felsefe filmlerine bakarsanız (Matrix’de buna dahil) çok ince bir mesajı görebilirsiniz. İnsanoğlu bilmediği şeyi algılayamaz. Algılayamıyorsa öğrenemez. Bunu toplumda ancak eski ismiyle falcılar ve büyücüler yeni ismiyle bilim adamları,füturistler yapabilir. Onlar da topluma öğretirler.

İnsanoğlu devamlı bir devinimle öğreniyor, öğrendiklerini de küçük haplar haline getirerek yeni nesillere iletiyor. Galile’nin onlarca yılda bir sürü saygın bilim adamına kabul ettirdiği dünya’nın yuvarlak olduğu çıkarımı, şimdi 3 yaşındaki bir çocuğun, kanıtlarıyla birlikte kafasında yer ediyor. Rönesans’ın perspektif buluşu, artık beş yaşındaki bir çoçuğun çizimlerinde bile var.

Bunlar işin teknik ve kültürel yönü. İnsanoğlu birlikte yaşama tecrübesini arttırdıkça, sosyolojik dünyasında da benzer çıkarımlar yapıyor. Bu çıkarımların en belirgin olanı yasaların uygulanış şekilleri bence. Bunun en belirgin kanıtını gelişmiş ülkelerle, gelişmekte olan ülkeler arasında yaşanıyor. İngiltere de demokrasi geçmişinin etkisiyle oluşan bireyin kişilik hakları, Türkiye’de birçok kişi tarafından algılanmaktan bile uzakken, “aydın”larımız tarafından ise, ezberlenmiş (sindirilmemiş) nakaratlar olarak dile getiriliyor.

Belki de bu durumun en belirgin örneği Türkiye’deki internet yasası ve yasanın uygulanış şekli. Çocuk pornosu bir insanlık suçu, bu hepimizin şüphe götürmez gerçeği. Ancak konuyla ilgili yasalar uygulanırken, Amerika’daki birçok davada polis dosyayı savcıya ilettiğinde, o kadar net deliller ortaya koyuyor ki; savcının bahsi geçen kişiyi sorguya aldığında mahkumiyeti neredeyse garanti görünüyor. Ancak Türkiye’de bi bakıyorsunuz savcının 3000 yıl mahkumiyet istediği bir sanık, iki gün sonra beraat ediyor. Bunun en önemli sebeplerinden biri, deliller toplanmadan sırf şüpheli diye birinin sorgulanması, göz altına alınmasından kaynaklanıyor. Peki bu insanlar beraat ettiklerinde yani suçsuzlukları ispatlandığında çevreleri, işyerleri çocuk pornosu şüphelisi bir insana nasıl davranıyorlar? Bir develetin suçsuz bir vatandaşına bunu yapmaya ne hakkı var?

İnsanlık tarihinin her döneminde baskı, daha büyük sorunların oluşmasına sebep olmuştur. Bunu çok yakın tarihinde yaşamış olan bir ülkenin aydınları olarak bu konuya nasıl ilgisiz kalabiliriz. Diyarbakır hapishanelerinde işlenen insanlık suçları, nasıl şu an Türkiye’nin çözmesi gereken bir kördüğüm olarak karşısına çıktıysa, gelecek onyıl da şu an yürürlükte olan ve son derece kötü uygulanan internet yasasının apselerini indirmekle uğraşacağız.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir