Efendim’e

Mevlevîlik deyince ilk akla gelen semâ’, lügatte işitmek mânâsındadır. Terim olarak, mûsikî nağmelerin dinlerken vecde gelip hareket etmek, kendinden geçip dönmektir. Hz.Mevlânâ zamanında belli bir nizâma bağlı kalmaksızın dînî ve tasavvûfî bir coşkunluk vesîlesiyle icrâ edilen sema’, sonradan Sultan Veled ve Ulu Ârif Çelebi zamanından başlayarak Pîr Âdil Çelebi zamanına kadar tam bir disiplin içine alınmış, sıkı bir nizâma bağlanmış; icrâsı öğrenilir ve öğretilir olmuştur

Sema’, sembolik olarak, kâinatın oluşumunu, insanın âlemde dirilişini, Yüce Yaratıcı’ya olan aşk ile harekete geçişini ve kulluğunu idrak edip “İnsan- ı Kâmil” e doğru yönelişini ifâde eder.

Sema’ eden canlara Sema’zen denilmiştir.

Mevlevilikte dönmek tabiri yoktur. Mevleviler Sema’ eder. Her tarikatın zikir ederken (Allah’ı anarken) kendilerine özgü bürhanları vardır. Mevleviliğin de bürhanı Sema’ dır.

****

Mevlânâ’nın vefatından sonra halefi Hüsameddin Çelebi tarafından Cuma namazını müteakip, Kur’ân okunduktan sonra, toplu bir halde semâ’ yapılması bir gelenek haline getirildi. Bununla beraber belirli bir zaman ve mekana bağlı kalmaksızın, muhtelif vesileler ile semâ’ yapıldığı da anlaşılmaktadır.

Semâ’nın bilhassa Mevlevi tekkelerinde âdâb ve erkâna riâyet edilerek bir âyin halinde icra edildiğinin hangi tarihte başladığı bilinmemektedir.

Veled Çelebi, Ulu Arif Çelebi, Emir Âbid Çelebi dönemleri, nihayet Pîr Âdil Çelebi (864/1460) zamanına kadar semâ’ yukarıda verilen anlayış üzere tertip edilmiştir. Kaynaklar, semâ’ âyin ve erkanının son şeklini Pîr Âdil Çelebi zamanında aldığını bildirir.

Bu sebeptendir ki, Âdil Çelebi’ye Mevlevi tarikatına bu katkısından dolayı "Pîr" lakabı verilmiştir. Yani XV. Asırdan itibaren semâ’nın belirli bir erkan üzerine tertiplenmesi sebebiyle semâ’ meclisleri, tekke haricinde Mevlânâ döneminde olduğu gibi düzensiz şeklinden, tekke içine alınarak, "mukabele" ismiyle törenleştirilmiştir. Semâ’ bu tarihten itibaren Pîr Âdil Çelebi zamanında belirli esaslara bağlanan ve bugün de olduğu gibi bütün Mevlevi tekkelerinde icra edilmeye başlanmıştır ki her yerde ve her tekkede aynı şekilde icra edilmesini de Çelebilik makamı temin etmiştir.

Bu âyine mukabele adının verilmesine sebep de, âyinin bir parçası sayılan "devr-i Veledi"de âyine katılanların birbirine doğru "baş kesip" karşılarındakine bakmalarıdır.

Önceleri bilhassa İstanbul tekkelerinde mukabele zamanları vecdin gelişine, bir heyecanın zuhuruna bağlı olduğu halde sonraları bazı sebepler ile tekkelerin her birinde haftanın bir veya birkaç gününde icra edilmeye başlanmıştır. İstanbul’un dışındaki tekkelerde ise özel zamanlar dışında Cuma namazından sonra âyin icra ediliyordu.

Sema’, Hz. Mevlana’dan çok önceleri de İslam toplumlarında bilinmektedir.

Hz. Mevlânâ her hareketi semâ’ olarak görüyordu ve biliyordu ki zerreden feleklere kadar her şey semâ ederdi (Dîvân-ı Kebîr, I, 526 (g. 1355); 727. (g. 1936)) Arı bal yapmak için semâ’ eder,(Dîvân-ı Kebîr, II, 1081 (g. 2924)) kalp sedefotu tohumu gibi aşkın ateşinde semâ’ eder (Dîvân-ı Kebîr, I, 704 (g. 1867)) ve hatta Kur’ân’da ifâde edilen; Allah’ın Tur-i Sînâ’ya tecellî ettiğinde dağın titremesi(el-Â’râf, 7/143) hâdisesini o, sevgiliyi temâşâ ederken dağın aşka gelerek raks ve semâ etmesine bir îmâ (Mesnevi, 1, 69 (b. 867)) olarak görmektedir. O bu keyfiyeti ifâde için, ‘Cebrail, Allah’ın güzelliğine kapılmış oynamada; şeytan da bir başka şeytanın sevgisiyle sıçrayıp zıplamada"(Divân-ı Kebîr, II, 829. (g. 2327)) demekte, herkesin ve her şeyin kendi meşrep ve yapısına göre semâ’ ettiğini ifadelendirmektedir.

Hz.Mevlânâ zamanında belli bir nizâma bağlı kalmaksızın dînî ve tasavvûfî bir coşkunluk vesîlesiyle icrâ edilen sema’ı, bir rivayete göre Annesi öğretmiş bir rivayete de görede Hz. Şems-i Tebrizi öğretmiştir.

Semâ’ı ibadet haline getiren Mevlânâ’nın Şems-i Tebrizî ile buluştuktan sonra semâ’ etmeye başladığı nakledilir. Mevlânâ’nın yanında kırk yıla yakın bir süre bulunduğunu eseri Risâle-i Sipahsalar’da ifade eden Ahmed b. Feridun Sipahsalar, Mevlânâ’nın Şems-i Tebrizî ile mülakatından önce semâ’ etmediğini, Şems’in talebi üzerine semâ’ etmeye başladığını ve bunu ölünceye kadar bırakmadığını, onu yol (tarîk) ve âyin haline getirdiğini nakleder.

Sultan Veled ise İbtidânâme isimli eserinde, Mevlânâ’nın Şems ile tanıştıktan ve ayrıldıktan sonra, gece gündüz bağırıp çağırarak semâ’ ettiğini, yerlerde dönerek raksettiğini, mutriblere altın ve gümüş verdiğini, nihayet çalıp söylemekten kavâllarda takat kalmadığını ve bütün şehir halkının ona uyarak semâ’ya dâhil olduğunu kaydetmektedir.

Eflâkî’nin naklettiklerine göre: hoşa giden veya manalı bir ses Mevlânâ’yı semâ’ ettirmeye kâfi gelirdi. Sokakta, pazarda, Meram mescidinde, Ilıca’da, değirmende, Konya meydanında Mevlânâ semâ’ ederdi.

Eflâkî eserinde Mevlânâ’nın Semâ’ını ikiye taksim etmektedir.

1. Mevlânâ’nın Münferit Semâ’ı

2. Toplu Olarak Yapılan Semâ’

1. Mevlânâ’nın Münferit Semâ’ı

Mevlânâ, Şems-i Tebrizî’nin 642/1245 senesinde ortadan kaybolmasıyla birlikte, müderris elbisesini çıkarıp, derviş külahını ve elbisesini giymiş ve rebabı altı haneli hale getirmelerini emrederek semâ’ya başlamıştır. Mevlânâ semâ’ esnasında aynı zamanda şiirler söylemiş, söylediği şiirlerin etkisiyle vecd içinde raksetmiştir. Hatta Mesnevî’nin bazı beyitlerini söylediği esnada, kavvâller çalıp tegannîde bulunmuş, o da heyecanla naralar atarak semâ’ etmiştir.

Semâ’ esnasında semâ’ edenlere sırtını çevirmeyi saygısızlık kabul eder, semâ’ esnasında suallere cevap verir, fetva isteyenlere fetva yazardı. Kendisine takdim edilen heyecanlı konuşmalar veya güzel gülleri semâ’a vesile kabul ederek, kalkar, naralar atarak semâ’a girer, semâ’ esnasında gûyendelere ve halka bahşişler dağıtır, semâ’ esnasında semâ’ edenlerin kendisine çarpmalarını bazen hoş görür bazen onlara kızardı.

2. Toplu Olarak Yapılan Semâ’

Tasavvuf geleneği içinde başlangıçtan beri varolagelen semâ’, Mevlânâ ile yaygınlık kazanmış, Mevlânâ devrinde büyük bir rağbete mazhar olmuş ve devrin ileri gelenlerinin, bir nevî yarı dinî eğlence ziyafeti halini almıştır. Toplu halde icra edilen semâ’ âyinleri bazen Mevlânâ’nın medresesinde, Hüsameddin Çelebi’nin evinde ve bağında, bazen de devrin ileri gelenlerinin evlerinde veya Sadreddin Konevî’nin medresesinde tertip edilmiştir.

Başlangıçta semâ’ zamanları Mevlânâ’nın vecde geliş anlarına bağlı olduğu görülmektedir. Onun herhangi bir heyecan uyandıran hali, bir sözü veya nüktesi veyahut bir kerameti başta kendisi olmak üzer toplu halde semâ’ âyininin yapılmasına vesile oluyordu.