Türkiye’nin dijital dönüşümü (Yakın Plan)

Türkiye’nin dijital dönüşümünde bir adım geriye giderek şöyle genel resme bakmak gerek. Öncelikle şunu söyleyebilirim ki; gerek dijital dönüşümde, gerekse edevlet projelerinde bir stratejik plan ve bir düzen görünmüyor. Hem devlet hem de sektör hangi konu gündemdeyse o tarafa savrulup duruyor. Ne yazık ki bir manifesto, bir düzen söz konusu değil.

Dijital Dönüşümde Stratejik Plan Şart

eDevlet projelerinin ilk başladığı dönemlerde Ankara’daki çeşitli ziyaretlerimde, bu tip projelerde stratejik planın şart olduğunu söylemiştim. Hatta bu konudaki görüşlerimi önemseyen sayın Bendevi Palandöken ile bu konuyu uzun uzun konuşmuştum.

Aradan on yıllar geçmesine rağmen ne yazık ki bu konuda devlet sadece konuyu kurum yetkilendirmelerine bıraktı. Ancak kurumlardan hiç biri bu konuya bağımsız bir gözle bakamadığı için sonuç alınamadı. Türkiye’nin dijital dönüşüm için bir stratejik plana, uygun br bütçeye ve manifestoya ihtiyacı var. Bunlar olmadan sadece dalgalar arasında sallanan bir kayık gibi popüler gelişmelerden ileri gidemez.

İlk aşamada hızlıca yapılması gerekenler

Bilişim teknolojilerinin temeli iletişimdir. İletişim hatları güçlü olmazsa her şey yarım kalır. Gelişmiş ağlara sahip olmak için bu hatların demokratikleşmesi onun için de ucuz olması şart. Türkiye’de mobil iletişim sanıldığı gibi ucuz değil. Belki paket fiyatları bazında ucuz görünüyor olabilir ama dünyanın her yerinde birçok paketin içinde “bundle” donanım imkanları var. Türkiye’de ise hat alana telefon verilerin kampanyaları ne yazık ki hiç göremedik. Şu anki paket fiyatlarının içine ekleme yapılmaksınız donanım eklemeleri olmalı. Bunun için devlet gerekirse yıllardır aldığı ÖTV’den vazgeçmeli. Zira zaten bu ÖTV operatörlerin birer fintech olmalarını da engelliyor. Halbuki bu ÖTV oranları olmazsa operatörler hızlıca ödeme servisleri haline gelirler. Bu da ülke açısından iyi bir gelişme olur.

5G’ye girmeli miyiz?

Türkiye son dakikalarda da olsa 4G’ye girerek çok doğru yapmıştır. Bu ihale önemlidir. Şu an içinde bulunduğumuz LTE yani 4G teknolojisi ses ve sms’i de veri olarak algılamış, fiber altyapımızla ilgili problemlerimizi 5G öncesi ortaya çıkarmıştır. Ayrıca bu alt yapı da donanımsal bağlanmayı öngörebilmektedir. Cumhurbaşkanı 5G için yerli donanım koşulunu ortaya koymuş olsa da bunun üzerine bir de patent koşulu eklemek gerektiğini düşünüyorum. 4G’ye zamanında giren, 5G için zamanında yol alan Türkiye’nin elinde 5G patenti yoksa bu teknolojiyi atlamalı ve enerjisini uzay teknolojilerine harcamalıdır.

Dünyanın 5G teknolojisi ile ilgili ciddi kaygı ve korkuları vardır. Baz istasyonlarının yaydığı radyasyondan, veri güvenliğine kadar birçok konuda 5G uzmanlarından olumlu cevaplar alınamamaktadır. Bu arada uzay teknolojisi ciddi anlamda ilerlemiştir. Kaldı ki; fiber altyapısındaki yetersizliğimiz göz önüne alınırsa 5G teknolojisi terine uzaydan internet konusuna yoğunlaşmak daha mantıklı görünmektedir.

ADSL mi fiber mi?

Hepinizin cevabını duyar gibi oluyorum.Bu soru 20 yıl önce sorulduğunda ne yazık ki benim gibi birkaç kişi dışında herkesin cevabı ADSL’di. Sonuç mu? Ortada! Fiber için çok geç kaldık. Bir de araya kifayetsiz yöneticilerin kurumsal emellerini, ülkenin yararından öne çıkarıp, dava açmaları ile korkunç sonuçlar ortaya çıktı.

İnternetteki bilgi büyür mü?

Büyür! Hem de çok hızlı büyür. Ama cıvıtmadan yapmak lazım. Daha önceki tecrübelerimiz bir strateji ile oluşturulmayan, kontrolsüz internetin sadece cıvımaya neden olduğu. İnanmıyorsanız bir konu belirleyip Wikipedia’nın Türkçe ve İngilizce içeriğine bakın. Her ne kadar ansiklopedi olmadığını söylesem de konu ne olursa olsun Ingilizce içerik Türkçe olana göre akademik olmaya çok daha yakın.

Bundan kurtulmak için Türkçe akademik içeriği güçlendirmek lazım. Akademia benzeri akademik sosyal medyalar bu konuda çok yararlı olacaktır. Bu tip oluşumları planlayan herkese yardımcı olmak isterim.

Sosyal medya siber zorbalığın ve linçin merkezi mi?

Sosyal medyada siber zorbalık olmadığını söylemek mümkün değil. Ancak bu ortamda kendinizi savunmanız için de araçlar bulunmaktadır. Ancak adınıza atıp tutan insanların hiçbirinin ismini bilmediğiniz çok daha tehlikeli ve sadece Türkçe olan kaynaklar olduğunu da biliyoruz. Devletin bu konudaki savaşına önce bu kaynaklardan başlaması şarttır!

Haftanın Müziği

Bir şarkıya başka bir bakış açısı verenleri çok seviyorum. Hatta bu konuyu çok araştırıyorum. Hatta RockFM’deki programımda ayda bir bulduklarımı da yayınlıyordum. Bu hafta size tam da böyle bir liste hazırladım. Adresi https://tinyurl.com/atfmusic2 . Bu listenin özelliği collaborative olması. Yani herkes bu listeye uygun gördüğü cover’ları ekleyebiliyor. Şu an listede Deniz Seki’ de var Rammstein da. Biraz karışık oldu ama liste büyünce parçalara bölmek niyetindeyim. Takip edin, sizin önerilerinizi de görmek isterim

Doğru bilinen yanlışlar

IPTV : Televizyonların canlı yayınlarını çalıp bunları internet üzerinden korsan yayınlayarak buradan para kazananlar, aynı zamanda IPTV terimini de kötüye kullanmaktadırlar. Sanılanın aksine IPTV internet üzerinden lisansla yayın yapan platformlara verilen teknik isimdir. Türkiye’de IPTV kapsamında iki yayın vardır. Tivibu ve Turkcell TV+. Yani internette izinsiz maç yayını yapan, korsan televizyonlara sanılanın aksine IPTV değil korsan yayın yapan, hukuksuz insan denir.

Haftanın Sayısı : 76727

Bu yazı hazırlandığında Corona virüsüne yakalanmış insanların sayısı. Sayının kaça uaştığını ve harita bazında durumu incelemek isterseniz adresi https://tinyurl.com/coronamap . Sitede hangi ülkede kaç kişinin hasta olduğu, kaç kişinin hangi bölgelerde öldüğü gibi verilerin dışında kaç kişinin iyileştiği de yazıyor. Şu an iyileşen insanların sayısı 18562.

Haftanın Okuması

Çocukların ebeveynlerine emanet edilen varlıklar olduğuna inanıyorsanız, onu kendi malınız gibi sahiplenmez, rehberi olmayı, ona amaçlarını direktif veren kişi olmaktan daha çok tercih edersiniz.

İşte bu hafta biraz da Atakan’dan dolayı, Amber Hatch’den Ebeveynler için Farkındalık kitabını tercih ettim. Yeni dünyanın ebeveynlerinin çokca duydukları baby-led konseptinden, attachment parenting’e kadar birçok yeni nesil bilginin harmanlandığı kitap okumaya hatta başucu kitabı yapmaya aday. Kitabın çevirisini de Cumhur Özkaya yapmış.

Yazdıklarınızın internette çalındığını nasıl anlarsınız?

İçerik üreticilerinin en büyük sorunu içeriklerinin başka kişiler, siteler tarafından alınması, kullanılması bazı durumlarda da çalınmasıdır. Genelde bu sorunu popüler kültürden beslenen, sığ yazılar yaşadığı için ben çok bu sıkıntıyı çekmedim. Okuyup yazılarımı paylaşanların çoğu kaynak gösterdi. Ancak bu yine de sizi bu tip eylemlere karşı hazırlıksız bırakmamalı.

Yazdıklarınızın internette nasıl kullanıldığını öğrenmek istiyorsanız, Google üzerinde alarm kurmalısınız. İstediğiniz kelime ve isimler hakkında Google veri tabanına giren adreslerin bilgilerini almak için Google’a giriş yaptıktan sonra https://www.google.com/alerts adresinden aradığınız kelimeleri ve size hangi aralıklarla mesaj atılmasını istediğinizi girmelisiniz.

Öncelikle baştan söyleyeyim bu sistem, kapalı sosyal medya hesaplarını inceleyemiyor. Örnekse facebook.com’da çıkan birşey size alarm olarak gelemeyebilir. Bir uyarı da almak istediğiniz mail sayısı ile ilgili yapmakta fayda var. Eğer çok kullanılan bir anahtar kelime giriyorsanız olduğu anda yollayı kullanmayın. Bir anda mesaj denizinde boğulabilirsiniz.

Hadise.com olayının düşündürdükleri

Önce olayı kısaca anlatayım. Şarkıcı Hadise ablasının menajerliği döneminde, ablası Hülya Açıkgöz tarafından 30000 dolara alınan hadise.com alan adını menajerlik ilişkileri bozulunca geri istiyor. Ancak ablası vermiyor. 2 Aralık 2019’da Belçika’da dava açıyor. Davayı da kaybediyor. Yani hadise.com resmen Hülya Açıkgöz’e ait.

Öncelikle Hadise’nin hukuk danışmanları bu davayı neden Belçika’da açma gereği duymuşlar bilemiyorum. Alan adı konusundaki kurallar ilk gelenin alacağı yönünde olup, bunun hiçbir istisnası yoktur.

Türkiye’deki alan adı sistemi evrensel kurallara uymamaktadır. Nic.tr yönetiminin ODTÜ üzerinde olduğu dönemden alışkanlık Türkiye’deki alan adı satın almalarında kimlik, marka tescil ve/veya ticari gazete kaydı alınmaktadır. Ancak bu sistem evrensel kurallara uymadığı için, bir AIHM kararı ile Türkiye ciddi bedeller ödenmek zorunda kalabilir. Bu da artık nic.tr yönetimini elinde tutan BTK’nın hatası olur.

Bu arada Hülya Açıkgöz, alan adı bilgilerinde ismini gizlemeyi tercih etmiştir. Tabii Hadise’nin içeriğini kullanamayacağı için alan adını satılığa çıkarmıştır. Burada da bir profesyonel sisem kullanmaması tamamen kızgınlıkla reaktif bir yaklaşımla can yakmak için yaptığını gösteriyor.

Hülya hanıma reaktif olmamasını söylemek gerekiyor. Hadise’ye de, tavsiyem, Google aramalarında ilk sayfanın kontrolünü de eline alması yönünde. Şu an linkedin hesabı bile 4. Sayfada çıkıyor.

Atakan

Atakan’a ait iki video seyrettim. İlki D&R’da geçiyordu. Telefonun sahibi, Atakan’a hangi kitapları okuduğunu sordu. Verdiği cevaptan bir seçki yapmayı bildiğini, dikkatini odaklayabildiğini ve bunu da felsefe ağırlıklı kitaplardan yana kullandığını, ancak bu noktaya daha başka seçkin kitapları okuyarak geldiğini biliyoruz. Sonra telefonun sahibinin soruları ile kitaplardan ne anladığını anlatmaya başladı. Anlattıklarından iyi bir kıyas yeteneğine sahip olduğunu çok net şekilde görüyoruz. Dikkatli izlerseniz Atakan konuşmanın başından iletişimi eline alıyor. Hem birden fazla kitabı konuşmak istediğini söylüyor, telefonun sahibinin Devlet’i okuduğunu söylediğinde Atakan’a çak demesinden etkilenmiyor. Heyecanlanmıyor. Buradan kendini ispat gibi bir derdinin olmadığını açıkça görüyoruz. Her ne kadar konuştuğum bazı uzamanlar Nihilizm’i anlatırken bunu ezberlediğini söyleseler de, ben bunun sebebinin kavramların bazılarına tecrübesi (özellikle yaşı yazmıyorum) gereği hakim olmadığından olduğunu düşünüyorum. Mesela “evrensel ahlak” toplumun büyük kısmının dikkatini bile çekmeyen (sıkıcı bulduğu) bir konuyken, bunu sokakta öğrenmesini beklemek Atakan’a büyük haksızlık olur. Ama tecrübesinin yettiği konularda hakimiyeti takdire şayan.

İkinci videoda bir hanımefendi Atakan’ı kucaklamış. Ona hangi konuları çözmek istediğini soruyor. Atakan toplum için önemsediği konuları sıralıyor. Eğitim sisteminden sonra adalet sistemini düzeltmekten bahsediyor. Bu aşamada dinleyicilerin şaşkınlıklarına aldırmaması da, onun aslında bunu birilerine yaranmak için yapmadığını net olarak gösteriyor. Mantık silsilesi çok iyi. Eğitim sistemi düzelirse bunun adaleti de düzelteceğini söylemesi ise sosyal konularda bile sebep sonuç ilişkisi kurabildiği anlamına geliyor. Sonra hanımefendi neden psikiyatrist olmak istiyorsun diyor. Belli ki bu kısmı önceden konuşmuşlar. Atakan çözmek istediği iki psikolojik sorunu söyledikten sonra, felsefeye yönelmek istediğini söylüyor. Felsefenin bir üst disiplin olduğunu bildiğini buradan anlıyoruz.

Video’lar sosyal medyada paylaşılmaya başlandıktan sonra, ilk olarak bunun viral olacağı yolunda söylentiler oldu. Arkasından bir grup Atakan’ın çocukluğunu yaşayamadığından bahsetti. Benim de takip ettiğim bazı felsefe gruplarında ise felsefeyi popülerleştirmesinin ve bu yaşta okumasının sorun olacağından bahsedildi. Bir genel grupta ise, aslında bütün hızlı okuma yapan insanların Atakan gibi oldukları söylendi.

Kadın, erkeğin aslında insan olduğunu, kedi, köpek ve insanın aslında canlı olduklarını söylediğimiz ve ayrımcılığa karşı olduğumuz bir çağda onu çocuk olarak tanımlamayı doğru bulmuyorum. Kaldı ki yaş itibari ile çocuk kavramına girse de bilgi birikimi ve bilinci yaşadığımız toplumun çok üzerinde. Bu nedenle özel bir eğitimden çok yönlendirilmeye ihtiyacı olabilir. Yani kimse bu hızda öğrenen birisine birşey öğretemez. Sadece yönlendirebilir.

Unutulmamalıdır ki; Atakan, kimsenin zorlaması ile değil kendini orada gerçekleştirdiği için kitap okuyor. Bunu da kendini kimseye ispat için yapmıyor. Bu nedenle onu yolundan döndürmek, hediyesini elinden almak yanlış olur.

Ancak son dönemde onun videosu ile başka çocukları kıyaslamak, Atakan öğreniyorsa herkes öğrenir diye genellemeler çok yanlıştır. Kaldı ki; hamileler folik asit alıyor diye bütün bir jenerasyonun böyle olduğu sonucuna varmak, hızlı okuyan hızlı algılar demek de büyük yanlışlardır. Atakan nevi şahsına münhasır bir bireydir. Yeni bakış açısıyla hepimiz gibi nevi şahsına münhasırdır. Hepimiz gibi o da özel ilgiyi ve durumuna özel davranılmasını, algıladığı hızda öğrenmeyi hak eder. Durum bundan ne bir fazla ne de bir azdır.

MEB’in Delphi kararı her yerinden tutarsız

Yıllarla aram pek iyi değildir. O yüzden karıştırırsam şimdiden affola. Sene 1985 civarlarıydı. Hazırlıkta İngilizce okumuş orta 1’e geçmiştim. O zaman okuduğum Ankara Atatürk Anadolu Lisesi bilgisayar eğitiminde pilot okul seçilmişti. O zaman herhalde okullarda çok az bulunan bir bilgisayar laboratuvarına sahiptik. Yaşıtlarımız Commodore 64’lerinin kasetlerini kalemle geri sararken, önümüzde SVI marka bilgisayarlarımız 3,5 inch çift kafalı disket sürücülerimiz vardı. Bilgisayar programlama işte o laboratuvarda başladım. İlk yazılım çalışmalarım bu bilgisayarlarda standart bulunan MSX Basic üzerine oldu. İkinci yıl Nusret hocam benim tutkumdan etkilenmiş olacak, laboratuvarı açıp kapama görevini, dolayısıyla anahtarı bana vermeye başlamıştı. O yıl bazı derslerde Nusret hocanın önündeki IBM bilgisayara geçer GW Basic’de programlama yapmaya çalışırdım.
İlk bilgisayarım toplama bir kişisel bilgisayardı. 8088 işlecisi vardı. Matematik işlemcisi bile yoktu. Bu yıllarda Basic ile yaptığım yazılımları geliştirip yavaş yavaş oyun kontrolleri kodlamaya kadar gelmiştim.
Bu yıllarda rahmetli Yusuf Özal amcanın Cinnah’daki bürosunda bir sohbet sırasında Mesut Göksu bana veri tabanları ile ilgilenmem konusunda bir öğüt vermişti. O yaz DbaseIII kitabını önümde veri tabanı olmadan okumuş ve veri tabanı bilgimin altyapısını oluşturmuştum. Boğaziçi Üniversitesine ilk geldiğimde bilgisayarlar konusuna ilgili arkadaşlar bulmakta çok zorlanmadım. Şems ve Tolga ile Remote Access üzerinden SoftCom BBS’in ilk arayüzünü yazarken, Emre ile Assembly konuşuyor ve okul sonrası EnSo (Mühendislik Kulübü) ile öğrenciler arasında PASCAL konusunda etüd dersleri veriyorduk.
Derken iş hayatımda Anadolu.Net’de ilk HTML sayfalarımı yaptım. Sabah Gazetesi ve 1Numara Yayıncılık döneminde ortam standardı Perl ile yazılımlar yaparken, oraya ilk Microsoft sunucuyu sokup, ASP ile kodlamlar yaptım. İhlas grubunun webmasterı olduğum dönemde de oraya tek linux, PHP makineyi soktum.
Doğan grubunda bulunduğum dönemde önüme RubyOnRail’lerden platformlar düzseler de ben hep Pyhton tarafında oldum.
Bu arada KanalD ve Kanal 6’da ilk bulunduğum yıllarda TV yayınında da görünen bulmaca programlarımda Visual Basic kullandım. İşte tam da bu dönemlerde Delphi kullanan dostlarım oldu. Çoğu Delphi’yi bir yazılım dili olarak çok beğeniyorlardı.
Bunlar dışında C#, Visual Studio, .Net kullandım. Genelde yazılım dillerine körü körüne bağlanmam. Hiçbir dil tek başına her derde derman olamaz. Her dilin avantaj ve dezavantajları, kullanılacakları yer vardır. Hep buna inanırım.
Ancak bir şeyden eminim. Ben ilk bilgisayar dersimi alırken, önümde o zamanın standartı kasetli bir Commodore olsaydı, bulunduğum noktaya gelmem çok daha zor olurdu.
Son bir haftadır MEB’in Delphi kararı herkes tarafından konuşuldu. Mutlaka bakanlığın bu kararı almakta kendince sebepleri vardır. FATİH projesi ilk başladığında rahmetli Mustafa Akgül hocayla neredeyse her akşam bir iki saat telefonda bu konunun ne kadar yanlış ele alındığını konuştuğumuzu çok net hatırlıyorum.
Sanılanın aksine, otomotiv sektörü elektrikli araçlara geçerken ekosistemi evriliyor. Çoğu mekanik olan fosil yakıtlı üretim süreci, çoğu yazılım olan yeni dünyaya geçiyor. Bu nedenle otomotiv üretmek bir ekosistem, pazar oluşturmazken, yazılım pazarı her alana etki ediyor. Bu iletişim sektörü ve savunma sektörü için de geçerli.
Bir soru, Tesla’nın otomasyon süreçleri sizce hangi dilde yazıldı? Delphi mi? Hemen söyleyeyim, Python.
Diğer sektörlerde de yaptığım küçük araştırma ADA’dan Lisp’e her ismi meşru kılarken bunların arasında Delphi’yi göremiyoruz.
Yıllar önce bir üniversitede danışmanlık yaparken, mütevelli heyeti başkanı bir arama motoru yatırımı yapmak istedi. Ben de bir arama motorunun en önemli parçasının Spider olduğunu bildiğimden iyi bir Spider aradım. Bulduğum arama motoru yöneticileri bana mütevelli heyet başkanına iletmem için bir teklif verdi. Ödeme istemiyorlardı. Her yıl belli miktarda öğrenciyi bütün giderleri karşılanarak kampüslerinde arama motorlarının teknolojilerini öğrenmek için staj yaptırmak istiyorlardı. Mütevelli heyeti başkanı bu teklifin ulaşacağı sorunu gördüğü için hemen reddetti.
Bu tip stratejik kararlar verirken en azından gelecek on yılı görmek şarttır. Ben bu on yılda açık kaynak kodlarından başka çözüm görmüyorum. Genele yayılacak en doğru dil Pyhton olarak görünüyor. Tabii yapay zeka başka bir günün konusu. Orada etkili olmak için dil mi yoksa etik mi öğrenmek gerekiyor bunu da daha sonra incelemek gerekiyor.
Sonuç olarak, yazılım hayatına devlet destekli bir proje ile başlamış olan biri olarak, Türkiye’nin bu konudaki kararını öyle iki imza ile geçiştirmemesi gerektiğini düşünüyorum. Aman dikkat. Tarih sizi affetmez.

Crying in the rain

I’ll never let you see
The way my broken heart is hurting me
I’ve got my pride and I know how to hide
All the sorrow and pain
I’ll do my crying in the rain
If I wait for cloudy skies
You won’t know the rain from the tears in my eyes
You’ll never know that I still love you
So though the heartaches remain
I’ll do my crying in the rain
Raindrops falling from heaven
Will never wash away my misery
But since we’re not together
I’ll wait for stormy weather
To hide these tears I hope you’ll never see
Someday when my crying’s done
I’m gonna wear a smile and walk in the sun
I may be a fool
But till then, darling, you’ll never see me complain
I’ll do my crying in the rain
I’ll do my crying in the rain
I’ll do my crying in the rain
I’ll do my crying in the rain