Sieze the NET

Saat 14:30’da buluşmak üzere sözleşiyorsunuz. Saat 17:00’de bir telefon alıyorsunuz “”birazdan ordayım”” diye. Saat 19:00’da artık gelmiyeceğine kanaat getirip aksayan planınıza devam ediyorsunuz. Belki bir çoğunuz o saate kadar neden bu kararı almadığımı merak ediyorsunuz. Toplum olarak hepimizin en büyük hatası bu: GECİKİYORUZ.
İki büyük iletişim şirketi, kıyasıya rekabet içinde. Rekabetin asıl kuralı daha iyisini vermekken, birbirlerinin sistemlerini kullanmayı kısıtlayarak diğer tarafta olan aboneyi cezalandırıyorlar. Bu da yetmezmiş gibi diğer sisteme geçişin yapılabileceği bütün yolları kapatıyorlar. Gerekirse bunun için Güney Afrika’lara kadar araştırmalar yapıyorlar. Bir süre sonra bunun anlamsızlığıı farkedip (bu benim ümidim), inter-connection anlaşması yapıyorlar. Yine GECİKİYORUZ.
Bir küçük şirket, internette yeralma planları yapıyor. Oradan buradan öğrendiği yarım yamalak bilgiyle, kaşını gözünü kırarak internette bir hosting şirketi ile anlaşıyor. Sonra da çevresinde şöyle okumuş, internetle de kullanıcı düzeyinde ilgilenen bir gence benim siteyi yap sana şu kadar para vereyim diyor. Çocuk çat pat ona buna sorarak bişeyler yapıyor, parasını alıyor. Bir süre sonra şirkete bu yeterli gelmemeye, içine sinmemeye başlıyor. Bu sefer bilen birine veriyor bu işi. Kolayca sonuç alıyor ama GECİKİYOR.
2000 yılına aylar kalmış, Microsoft Türkiye’nin Genel Müdürü Süreyya Bey o gün asansöre bile binmeye çekinirim diyor. FBI, Türkiye’nin bu konudaki çalışmalarının yetersiz olduğu yolunda açıklama yapıyor, tık yok. Günler sayılı, bir genel müdürlük ihale açıyor. Adı lazım değil genel müdürlüğünün 7. Bölgesi iki rakamlı olan tarih hanelerinin dörde çıkarılmasını istiyor, 1. bölge ise dört hanenin 2 haneye indirilmesini. Gerekçe: faturalarda çokyer kaplıyormuş. Yollarda bu kadar çukurun neden oluştuğunu şimdi daha iyi anlıyorum. Bu arada, 2000 yılı sorunu mu? Onda zaten GECİKTİK.
Bir dijital tv modasıdır gidiyor. Yazılımcılar programlar yazıyor, şirketler anlaşmalar yapıyor, PR şiketleri daha şimdiden pazarlama stratejisini yapıyor. Özellikle “”PayTV”” ismiyle oluşan yeni pazarlama şeklini yani izlediğin kadarını ödemeyi merak edenler varsa Pcweek’in eski sayılarındaki yazılarımı okumlarını tavsiye ederim, daha önce bu konuya köşemde yer vermiştim. Bunun üzerinde durmamın sebebi, gördüğüm kadarıyla teknik insanlarından, PR şirketlerine kadar birçok insan bunun nasıl işleyeceğini bilmiyor. Kardeşim (kendisi iktisadcıdır) bunu anlatmaya çalışan bir pazarlamacının önce açıklarını bulmuş, sonra da bu sistemin yürümeyeceğini söylemiş. Açıkcasi anlatım onu netleştirmemiş, hepten kafasını karıştırmıştı. Taşları yerine oturtmak için baştan anlatmak zorunda kaldım. Yeni ve pahalı bir maceranın içine giriyoruz.Yanlış anlamayın dijital tv’yi beğenmiyor değilim, aksine gelmesini çok istiyorum, ama bu işi üzerine alan şirketler, yaptıkları işitarif edebilecek kadar know-how’a sahip olmalılar. Aksi takdirde bu iş bizi daha fazla GECİKTİRECEK.
Yanlış anlamayın gecikmek beni rahatsız etmiyor, beni geciktikçe kaybettiğimiz para, bilgi, know-how, ve içine düşeceğimiz ümitsizlik üzüyor.
NETleşmek üzere.

AB

Avrupa Birliği aday üyeliği için başvurumuz artık kabul edildi. Birçoğumuz için bu bir sonuç ama aslında bu sadece bir başlangıç. Bundan sonra önümüzde iki çok zor süreç var. Önce kendimizi _bütün sorunlarımızı çözerek_ AB’ye giriş için hazırlayacağız. AB’ye girdikten sonra da bütün dünyaya etkisi olan her gelişme, her teknolojide bir Avrupalı gibi davranmak ve düşünmek durumunda olacağız.
AB’ye giriş aşamasında, şu ana kadar bütün dünyaca eleştirildiğimiz sorunlarımızı çözmekle kalmayıp belki de Türkiye’de ilk defa tellafuz edilen kavramlarla karşılaşacağız. İç işlerimizden kaynaklanan sorunlarımızı çözerken bir de dış dünya ile olan ilişkilerimizi gözden geçirmemiz gerekecek. Dış ilişkiler konusundaki en önemli sorunumuz Yunanistan’la aramızdaki kemikleşmiş ilişki bozuklukları. AB uzun süredir bizim dışardan Yunanistan’ın ise içerden baskıları sonucunda bu sorunun her iki ülke açısından da ne kadar önemli oladuğunu anladı ve adaylık anlaşmamıza belki bir ön koşul olarak değil ama hatırlatıcı bir madde olarak bu sorunun çözülmesini de ekledi.
AB bu ilişkilerin rayına oturtulması konusundaki prosedürü ise üstü kapalı olarak açıkladı. Her ne kadar bu ilişkiler politik bir platform üzerinde de olsa, öncelikli olanın sorunun doğru analiz edilmesi olduğu gün gibi ortada. Analizden bahsedilince devreye her iki ülkenin de devletle yakın çalışan ve geniş vizyona sahip akademisyen ve aydınları giriyor. Bu insanlar genelde devletin politikalarına geniş bir bakış açısından bakarak uzun dönemli projeksiyonlar yapabiliyorlar. Bu gruplara Think Tank adı veriliyor. Türkiye’de son dönemlere kadar bu konudan kime bahsetsek öncelikle bir aöıklama yapma gereği duyuyorduk. Hatta internet konusunda uzun vadeli bir projeksiyon yapılması için bir think tank grubu kurmak istediğimi tellafuz ettiğim her yerde ayrıca think tank’i açıklamak durumunda kaldım. Yalnız bir süre önce Türkiye’de bir think tank grubunun bulunduğunu öğrendim.
Grubun içindeki bir çok isim sadece bizim değil, avrupanın bile saygıyla bahsettikleri isimler. Vakfın başkanlığını düşünce ve görüşlerine çok değer verdiğim Can Paker yapıyor. Can Paker aynı zamanda TÜSİAD’ın da Yönetim Kurulu’nda yer almakta.
Tesev bir süre önce elindeki bütün döküman ve bilgileri internet üzerine yerleştirme kararı aldı. Bu dökümanların içinde Türkiye’nin çeşitli sorunları konusunda neler yapılabilabileceğini açıklayan birçok kitap da var. Tesev’in web adresi http://www.tesev.org.tr .
Türkiye’nin AB’ye giriş süreci içinde think tank gruplarının oldukça önemli bir yeri olacağı bizzat AB tarafından işaret edilmiştir. Bu grupların ellerindeki bilgi ve dökümanı internete taşımaları amaçları açısından oldukça önemlidir. Bu nedenle TESEV ileri görüşü ile Türkiye’ye yeni bir gelecek gösterebilecek bir gruptur.

Bluetooth Sizi Bekliyor…

Yıllardır değişik platformlardan bluetooth hakkında binlerce bilgi duydum. Uzun süredir izini sürüyordum. Fakat geçen hafta Ericsson ile yaptığım bir toplantıda herşeyin çehresi değişti. Bluetooth üzerine bir takım araştırmalar yapmanın gerekli olduğuna karar verdim.
Öncelikle size ilk anda sahip olduğum bilgileri anlatmak istiyorum. Bluetooth kablolaşmayı engellemek için çıkarılmış bir teknoloji. Aslında bu teknoloji kullandığımız araçlar arasındaki haberleşmeyi sağlayan bir platform. Bu platform üzerinde her türlü aracı konuşturmak uygulama geliştirmek, hatta donanım üretmek mümkün.
Tabii ilk anda bize ulaşan bilgi, bunun cep telefonu ile kulaklık arasındaki bağlatıyı sağlayan, bunu da alıştığımız infra red yerine radyo dalgaları ile yaparak, araçların birbirinin karşısında olması, ışık gibi ortam sorunlarından uzak tutan bir teknoloji olduğu idi.
Aklıma bir takım sorular geldi. Daha önce WAP teknolojisi hakkında araştırma yaptığımda bu işi en kısa yoldan Ericsson’dan öğrenebileceğimi tecrübelerle sabitleştirmiştim.
Konunun yetkilisi İsmail Polat beyi aradim. Sağolsun uzun uzun konuştuk ve aklıma gelen soruları sordum. İlk sorum radyo dalgalar üzerineydi. Malumunuz Türkiye’de iletişim konusundaki kanunlar nuhnebiden kaldığı için, radyo dalgalarının kullanılmasının Telsiz genel Müdürlüğü ile sorunlar yaşayabileceğini tahmin ediyordum. Tıpkı telsiz telefonlarda sorun yaşadığımız gibi. Doğru tahmin etmişim yalnız konu 2 Ghz ve üstü frekanslar Türkiye ve Amerika’da askeri amaçlarla kullanılmaktaymış. Bu nedenle Türkiye ve Amerika’da bu cihazların kullanımı konusunda sıkıntılar olacağı tahmin ediliyor. Fakat bu sorunun daha önce de bazı noktalarda yaşandığı ve kısa zamanda çözüleceği tahmin ediliyor.
İkinci sorum bu tip cihazların kullanımında yaşanabilecek en basit sorunlardan biri. Arabalardaki dijital sistemlere ve özellikle ABS’ye bu sistemin zarar vermesi mümkünmüydü…. Bu konuda sorun yaşanmayacağı Ericsson tarafından öngörülüyor. Voltajın düşük olması ABS’ye zarar vermesi ihtimalini ortadan kaldırıyor.
Özetlersek, bluetooth kablolu yaşamdan sıkılmış olan son kullanıcılar için biçilmiş kaftan. Bu noktada Ericsson sadece standardları belirlemekle kalmıyor, üretimi arttırmak için uygulama geliştirme kitleri çıkarıyor. Tabii hemen müjdesini verelim, bluetooth platformu ile çalışan ilk araç cep telefonu ile kullanılan kulaklık ve mikrofon seti. Bu konuya oldukça önem veren Ericsson’ın bu ürünü yapan şirket olması da en beklenilen olay.
İsmail Bey bana başka yeni ürünler konusunda da bilgiler verdiler. Fakat bu bilgileri bir süre olgunlaşması için kendime saklayacağım. Ama ben de size müjdelemek istiyorum ki yakın zamanda internete bağlanmak için bilgisayar başına geçmemiz gerekmiyecek. Her nekadar bu gerçekten beklenen bir gelişme olsa da bunun düşündüğünüzden çok daha kısa zamanda oluşacağını bildirmek beni çok mutlu ediyor….
NETleşmek üzere..

I Love You All.

Biriden başladı bu I LOVE YOU problemi. Tabii ister istemez hepimizi etkisi altına aldı. Beni de farklı bir şekilde etkildi. Kurtulmanın yollarını anlatan yüzlerce mesaj aldım. Hatta bazıları daha da ileri gidip, bilgisayarınız bundan zarar görürse nasıl kurtulunacağından, yeni versiyonlarının isimlerine kadar herşeyi içeriyor. Dayanışma gerçekten çok güzel birşey. İnternette bunu yaşamak beni çok mutlu ediyor.
Geçen hafta tek gündem I LOVE YOU değildi başka neler neler vardı? Microsoft SQL 2000’i piyasaya sürdü. Bu ürünü diğer SQL’lerden ayırıyor olmaları bence çok doğru. Tamamen yeni bir ürün çıkmış kadar yenilik var. Bu konuda bilgiyi web sitesinden almanızı, özellikle uygulama geliştiricilere tavsiye ederim. Bu toplantı sırasında yazılım geliştiricilerin kurduğu sanal topluluğun yeniden şekillendiğini öğrendim ve çok sevindim. Türkiye’nin başarılı yazılımcılara çok ihtiyacı var. Bari bu teknolojiyi bir yerlerinden yakalayalım. Bu konuda daha geniş bilgiyi www.yazgelistir.com adresinden alabilirsiniz.
Yine geçen hafta, bir toplantımdan sonra Türkiye’nin en ciddi spider (arama makinelerine link getiren programa verilen genel isim) programlarından birine sahip ibis’den (www.ibis.com.tr) Güniz ve Öykü ile karşılaştım. Hemen ibisi sorgulamaya başladım tabii. Öykü bundan çok memnun oldu. Bu beni Öykü gibi ne yaptığını bilen birisi için farklı bir iş değildi ama benim için şaşkınlık derecesinde ilginçdi. Çünkü Türkiye’de bazı insanlar birşeyler yapıp, sonra ne yaptıklarını bile bilmeyecek durumda oluyorlar. Buna en güzel örnek, yine büyük gazetelerimizin birinin internet ekinde geçen hafta karşıma çıktı. Yazarımız browser ile arama motorunu aynı şey sandığı için internet tarihini anlatırken Netscape’in dünyanın ilk arama motorunu çıkardığını yazmış. Başlığı okuyunca önce şaşırdım içimden “”vaybe artık internette benim bile yetişemediğim gelişmeler oluyor dedim. Ama sonra çok güldüm.””
Dönem bilgi dönemi, ve daha da önemlisi bilgiye ulaşmak değil analiz edip, biçimlendirebilmek önem kazanıyor. Biz net jenerasyonu hergün gerekli gereksiz binlerce mesaja maruz kalıyoruz. Yaşamak için iyi bir filtreleme yapısına sahip olmamız gerekiyor. Bunu unutmamak lazım. Bu arada yolladığımız mesajların da bu mesaj trafiği içinde dikkat çekebilmesi için, doğru anlaşılır basit ama ilginç olması artık bir gereklilik hali aldı. Aslında bu gelişmeler hepimizin günlük yaşamasına neden oluyor. Geleceğe plan yapmayı unutur hale geldik. Günlük yaşam tarzını özel hayatlarımıza da taşımış olmamaız beni çok üzüyor. Umarım bu yanlış kültürden kurtulur ve hayatı bir bütün olarak görmeye devam ederiz.
Pazartesi akşamı yazımı okuyanların mesajlarınız çiselemeye başladı. ( Aslında normal bir insana göre bu mesaj sayısı fazla olabilir ama benim için sadece çiseledi diyorum.. Çünkü sizden çok mesaj bekliyorum..) Anladığım kadarıyla en büyük sorunumuz kendi bilgisayarımızla. Bu noktada yeni başlayan köşemizin yanı sıra internet ortamında da sorunlarınız çözmek gibi bir projemiz var. (Benden duymuş olmayın)..
Netleşmek üzere…

Real Monsters

Adı: Ekim
Soyadı: Önen
Nick: Canavar (daha sanal ortamlarda kullanmadı)
Nick babası: Atıf Ünaldı
Yaşı: 3 (Kendisi 4 olduğunu ısrarla söylüyor)
Görevi: 3 yaşındaki bir çocuğun yapması gereken herşey. Koltuklardan atlamaktan, evin en ücra köşelerini karıştırmaya kadar bir çocuğun yapması gereken herşey.
Bu göreve seçilmesinin sebebi:
Siemens sistem sorumlularından Engin Çetinkaya (arkadaşımız) birgün, Cavit’lere gider (Canavar’ın canavar babası) . Evde oturulurken, uzun zamandır ilgi göstermediği için, canavar ile oynamak ister.
Ne oynayalım, nasıl oynayalım derken. Canavardan bir fikir çıkar. Korsan oyunu oynanacaktır. Engin (akıllı ya!!) hemen tek gözünü kapatır ve haykırır:
– Tamam ben korsan oldum, getir bakalım kılıçları.
Canavar acıma duygusu ile Engin’e bakar. Konuşmaz, kilitlenir. Bu büyükler ne yapmak istiyor gibi Engin’e son birkez bakar. Arkasını döner, sakince yürür. Masanın yanına gelir. Hala suratında bir üzüntü vardır. Sandalyeye çıkar, sonra masaya. Bilgisayarın power tuşuna basar. Öğretmek isteyen bir üniversite hocası tavrıyla Engin’e seslenir:
– Buraya gel!!
Engin’in şaşkın şaşkın bakar. Tıpkı kendisini avlamak üzere pusu kuran kaplanı farkeden bir ceylan gibi korkulu ve ümitsiz bakmaktadır. Eli hala tek gözünü kapatmaktadır. Derin bir nefes alır ve bilgisayar ekranına yönelir. Canavar Engin’in geldiğini farkedince, mağrur bir tavırla “”Bak bu korsan oyunu”” der. Ekranda mouse ile oyun ikonunu göstermektedir.Çift tıklar, oyun açılmıştır. Engin suratındaki şaşkın ifadeyi silmeye çalışır. Yıllarca kendisinden büyüklere bilgisayar teknolojileri ve kullanımını anlatırken, karşısında gördüğü o şaşkın ifade artık kendi yüzündedir. Engin yaşlanıyormuyuz diye düşünür. Bu arada canavar açılan oyunda karşısına gelen soruya “”Bak bu soruya yes diye cevap vereceğiz. Y ye basmamız lazım”” der. Engin (yaşlı adam) yorulmuştur. Üzülmüştür.
Zira bir gece önce, işin arasında sıkılıp iki kafadar bu oyunu çözmeye çalışmışlardır. Fakat bir fıçının ne altından ne de üstünden geçememiş, geçemedikleri bu kısımda oyunu bırakmak zorunda kalmışlardır. Engin bunu hatırlayınca. “”Canavar filan ama burada takılacaktır nasıl olsa, bekle olum kazanan sen olacaksın?”” diye düşünür. Fakat canavar beklenenin aksine, fıçının yanına gelince hiç şüphe etmeden fıçıyı tutar kaldırır ve kenara atar. Engin artık ne yapacağını bilemekte, kekelemektedir konuşmakta zorluk çekmektedir.
İşte böyle dostlar. Bu yeni oluşan kültürü 3 yaşındaki bir çocuk, bizden daha iyi anlıyor. Artık genç olmamıza rağmen biz bile kendimizi geliştirmemiz lazım. Yoksa opera önünde smokin giyen kokoreççinin korktuğu başımıza gelir. Toplum bizi dışlar.
Netleşmek üzere…

Haftanın lafı: btw..Oscar is not a frog. Phrozen Crew…

IP (Internet Pizası)

Köşe yazarları peryodik acılar çekerler. Tabii peryodik dergilerde yazan köşe yazarları. Hepiniz bunu konu alan yazıları mutlaka okumuşsunuzdur. Yazı yazma zamanı geldiğinde kafanızdaki binlerce düşünce ya uçar yada iç editörümüz bir kısmını yayınlanmaya değer bulmaz..
Aslında bu hafta yazmayı planladığım çok fazla önemli konu vardı. Bunlar üzerinde düşünüp acılar içinde kıvranırken bir anda çalışma masamdan kalktım. Bu ani hareketimin sebebi karşımda duran problemlerin hepsinin yürek kabartıcı ve bir köşe yazısına sığmayacak kadar büyük olmasıydı.. Eskiden olsaydı hemen en yakın duvara yaklaşır ve ne olacak bu devletin hali? Yakarışlarımı duvarla en yakın haberleşme şekliyle (hızlıca dokunma) paylaşırdım. Ama artık olgunlaştım ve büyüdüm şimdi her olgun Türk genci ve/veya kurumu gibi gücümü benden güçsüz olanlar üzerinde kullanmayı tercih ediyorum. Bunlar heran elimizin altında bulunan mouse’lardan (editörüm düzeltmeden ben düzelteyim_ bilgisayar faresi), bilgisayara kadar herşey olabiliyor. Gerçi bir süre faresiz kalınca, şimdi fareme çok iyi bakıyorum. Zaten son zamanların modasına uyup altından kırmızı ışıklar saçan bir Microsoft mouse aldım ve ona canım gibi bakıyorum…
Bu düşünceler içinde kıvranırken birden gözüm elimdeki pizaya ilişti. Bu pizayı internetten almıştım. Ben de herşeyi bırakıp hepimiz rahatlayalım diye size bu pizzadan bahsedeceğim. PizzaInternetto diye bir pizacı. Adresini veya telefonunu sorsanız bilmiyorum, çünkü onları internetten buldum. Http://www.pizzainternetto.com adresine bağlandığınızda göreceksiniz. Güzel bir web sitesi, tasarımın genel kriterlerine uyulmuş. Bir elektronik ticaret uygulaması olarak ise gerçekten takdire şayan. Çünkü siteyi oluştururken onbinlerce dolar harcanmamış. Web sayfaları, bir cgi programi ve iki java script var. Ama işte optimizasyon tam olarak budur. Yapan insanları kutlamak lazım, ihtiyaçlarını güzel analiz etmişler ve doyurucu olacak herşeyi koymuşlar. Mesela spariş vermeye kalktığınızda önce çalışma saatleri ile ilgili bir uyarı mesajı alıyorsunuz. Arkasından script sizin bilgisayarınızdaki saati kontrol edip çalışma saati içinde olup olmadığını inceliyor. Belki bu kontrolü server üzerinden yapmak daha doğru bir çözüm olurdu ama dediğim gibi sistem yeterli ve çalışıyor. Eğer siz bilgisayarınıza özen gösteriyor ve saatini doğru çalıştırıyorsanız, bu sizin için hiç sorun olmayacak. Sonra sparişlerinizi alan bir başka ekrana geçiyorsunuz. Bu ekranda işaretlediğiniz sparişler yine bir javascriptle toplanıyor sonuç anında gösteriliyor. Son olarak da adres bilgilerinizi yazıp pizzanızın gelmesini bekliyorsunuz. Bu arada pizzaların isimlerine dikkat ederseniz başka hoş birşey daha var. Pizzaların isimleri online 1 diye başlayıp online 10’a kadar gidiyor. Benim favorim Online 8 ve ev işi profiterol. Hepimize afiyet olsun.

NETleşmek üzere

_yazısız_

… Ve aşklar tükendi.
İnsanın sevmekten nefret etmesini daha güzel anlatabilecek bir başka 3 kelime daha bu evrende bir araya gelmedi bence. Bu “”evrende”” betimlemesi belki size çok iddialı gelmiş olabilir, bilmiyorum. Kızılderili inanışlarına göre söylenen her söz, yapılan her iş uzayda sonsuza dek yankılanır. Bu nedenle kızılderilililer hiç yalan söylemezler. Yine bu nedenle kişilikleri berrak, sosyal ilişkileri güçlü, yaşama bağları kuvvetlidir. Toplumları berrak olduğu için bizonları, yaşamı ve aşkı tüketmezler. Kişilikleri tutarlı olduğundan, kimseye bilerek veya bilmeyerek zarar vermezler.
Kızılderili liderlerinden Seattle’ın Amerikan başkanına topraklarının parayla satın alınması konusunda yazdığı mektupta dediği gibi “”beyaz adam birgün kendi çöplüğünde boğulacaktır””. Seattle inanılmaz bir ileri görüş gösterip bize doğru yolu söylemişti. Bunu belki ileriye, belki geriye, belki de bizim daha bilmediğimiz bir yöne bakarak söylüyordu, kimbilir?
Belki de beyaz adamın aşklarını bile tüketecek kadar ileri gidebileceğini tahmin bile edememişti. Belki de uçsuz ovalarda bizon avlayarak yaşamaktan başka hiçbir hırsı bulunmayan, yaşlı bir adamın zırvalarından başka birşey değildi… Sonuçta öyle bir asra demir attık ki artık, söz uçar yazı kalır diyemiyoruz zira hem söz hem yazı uçup gidiyor. Yılları insanlara mesajlar vermek için harcadıktan sonra, değer verecek bir yakınımız olmadığını görüyoruz. O da uçup gidiyor…
Ben net jenerasyonunun bir ferdi olarak bu vatanı babamdan miras almadım bana çocuklarımdan ödünç kaldı diyemiyorum. Çünkü bana bunu düzeltme imkanı bile verilmiyor. Hergün etrafımızdan milyonlarca mesaj uçuyor. Bu mesajların arasında işe yarar olanlarını, bu kalabalıkta ayırt bile edemiyoruz. Mesajlar uçuyor, uzay boşluğunda yankılanıyor sonra yavaş yavaş yok olmaya doğru gidiyor.
Asrın paranoyasıdır, takip edilmek ve dinlenmek. Ben artık dinlendiğimize, inanmıyorum. Kimse bizi izlemiyor. Her geçen gün bir güzel fikrin, bir insancıl düşüncenin, bir ilerici teknolojinin ayaklar altında yok oluşunu veya kötü amaçlar üzerine kullanışını hayret ve ümitsizlik içinde seyrediyorum.
Bizim için üzgünüm. Aşkları bile yitiren bir jenerasyon olduğumuz için üzgünüm. Son bir ümit, var gücümle bağırıyorum.
“”ORADA KİMSE VAR MI?””