Kategori: Medya

Bir haftayı daha geride bıraktık. Bu hafta içinde iki önemli gelişme oldu. İlki bilgisayar dergilerinin yeni “”öngörüleri”” olmak yolunda. RTÜK benzeri, bir denetleme yapısının interneti kontrol amaçlı da kurulacağı üzerine. Peki bunu yeni mi öğrendik? Eğer bahsedildiği gibi bir öngörüye sahip olsaydık bunu şu ana kadar çıkarabilmemiz gerekirdi. Internet üst kuruluna bir yıl önce giden bir önerge bu. Peki biz neden bunu dikkate almadık? Eğer dikkate aldıysak neden tepki göstermedik? Bir grup yazar bu konuda tepkilerini açığa koydular. Onları neden dikkate almadık? Neden tepki göstermiyoruz? Neden düşünmek istemiyoruz? Bu başımıza geldiğinde mi tepki göstereceğiz?
800’lü ve 900’lü hatlar her ülkede aynı şekilde formatlıdır. 800’lü hatlar parasız, 900’lü hatlar özel ücrete tabiidir. Bu ülke 800’lü hatların paralı olduğu tek ülke olarak Türk’ün gücünü bütün dünyaya göstermiştir.
Geçen haftalarda internet üzerine denetlemenin geleceğini söylediğimde çok fazla “”feedback”” aldım. Tıpkı daha önce ODTÜ’nün domain ismi dağıtımındaki politikası konusunda yazdığım yazıdan sonra gerekli kuruluşların ODTÜ’nün de üzerine yeni bir denetleme getirdiği gibi.
Geçen gün Haluk Şahin (Türkiye’nin en saygın haber müdürlerinden biridir) bir toplantıda bizim toplumumuz teftiş toplumudur, teftiş edilmedikçe toparlanmaz dediği gibi. Peki bu nereye kadar gidecek, her icraat mevkisinin üzerinde en aç 3 yada 4 katman teftiş ve denetleme grubu var. Bu nereye kadar gidecek ?Rusyanın çöküşünün sebebi nedir?
Gündem konusunda oldukça dinamik yapısı ile dikkat çeken canım ülkem geçen haftayı sadece bu konuyla bitirmedi. Hangi dergiyi, hangi gazeteyi açsanız TT’nin 145 ve 146 servislerinden bahsediyordu. Bu servislerin ucuzlukları bütün köşe-muhabirlerimizin dikkatini çekmişti. Sağolsun geçen hafta içinde birçok insandan da bu konudan bahsetmedişim için yergiler aldım. Gelin hep beraber çok zor olmayan bir hesap yapalım. Bir 146’lı hattı aradığımızda 90 sn. bir kontür atar (indirim saatleri hariç). Bu da şu anki hesapla 15.000 TL’dir. Aynı zaman için 822’li bir hat arandığında ise 360 sn’de bir kontür atar. 822’li bir hattı aramak için baştan 20 dolar civarında bir parayı harcayıp, bir ISS’ye abone olmak gerekir. Bu durumda 146’lı hat 0’dan başlamasına rağmen, trendi oldukça yüksektir. Dolayısıyla bir süre sonra bu doğrular çakışır ve 822’li hat doğrusu 146 doğrusunun altına geçer. Çakışma noktası ise zaman-para grafiğinde, Z dakika için;
20×500000+Zx3750=Zx10000 dir. Burada Z 1600 dakika ve 27 saate denk gelmektedir ki bu bence ortalama bir internet kullanıcısının bir ayda kullanacağından çok daha az bir süredir. Yavaşlık ve ayar sıkıntılarını aşsak bile 146’lı hatlar oldukça pahalıdır.
Umarım bir gün bu matrix’ten uyanırız ve bize günaydın diyecek birileri hala olur…
Netleşmek üzere….

Bir bilişim bir de Ankara tecrübesi geçirdim bu hafta. Her nekadar İstanbul gelişimin şehri de olsa insanın arada sırada bir Ankara gezisi yapması gerekiyor. Bu Türkiye’nin vizyonunu devletin, milletin, meclisin ve askerin gündemini görmede oldukça önemli bir yer tutuyor. Meclis bıraktığımız gibi, insanlar geliyor, insanlar geçiyor. Bir süre önce bilişim konuşuldu Meclis’te. Konuşuldu konuşulmasına ama biz artık konuşulanlardan çok olacakları bekliyoruz. Beni en çok etkiliyen sözde sektörün temsilcisi olmak için meclis’e giren ve bunun için her türlü desteği isteyen milletvekillerimizin şu ana kadar her hangi birşeyin altına imzalarını atmamalarıydı. Gerçi şu an bütçe görüşmelerini seyrediyorum ve görüyorum ki bütün milletvekillerimiz bilişimin ve iletişimin önemini kabul etmişler. Tek üzüldüğüm nokta bilişimin milletvekili olmak için kullanılması.
Türkiye yeni bir binyıla girerken aynı zamanda yeni bir coğrafyanın da parçası oluyor. Her ne kadar Türk “”medyası”” ilk anda kokoreç tüketiminin AB konusunda bize sıkıntı yaratacağını söylese de, bu bilişimden para birimimize hatta bayrağımıza ve kullanılış şekillerine kadar herşeyi etkileyecek. Merak ediyorum bunu kaç aydınımız göz önüne alıyor. TL yerine AB para biriminin kullanılmasını halkımız nasıl karşılayacak veya buna ne kadar alışabilecek?
Her nekadar bu sorunlarımızı dile getirsem de aslında hepimizi rahatlatacak bazı gelişmelerin de olduğunu Ankara’dan döneceğim gece öğrendim ve çok sevindim. Belli bir olgunluğa ulaşmadan bu gelişmelerden bahsetmek istemiyorum. Ama Türkiye’nin doğru bir yola girdiğini düşünüyorum. Özellikle bilişim sektörü konusunda bundan eminim birkaç yıl önce yapılan hatalar şimdi düzeltilmeye başladı. Tek korkum bu hataların yapılmasına neden olan danışman ve “”yetkililerin”” şu anda da etkin olmaları. Ama artık devletimiz, askerimiz ve milletimiz neye nekadar güvenmeleri gerektiğini anladı. Bu mutluluk verici bir gelişme.
Ankara seyahatimin en can alıcı noktası ise internetin artık özel birşey olmadığı fikrine ulaşmamdı. İstanbul’da bilişimde gencinden yaşlısına binlerce insan, İstanbul’da yaşayan bizlerin arabalarıyla gitmeye bile üşendiğimiz yerlerine koşarak gidiyordu. Ankara’da ise o ana kadar bilgisayarla hiçbir ilişkisi olmayan bürokrat ve etkin kişinin konu bilişim olunca kulak kesilmesi yeni milenyumun internet üzerinde yaşanacağının en güzel göstergesiydi. Ben yeni dünyanın başlangıcı olacak 1 Ocak tarihini eskilerin baharın gelişini müşdeleyen cemrenin düşmesi olayına benzetiyorum. Cumartesi günü geçirdiğim deneyim, internet düşen cemreden sonra, şimdi de Holywood’a cemrenin düştüğünü gösteriyor. Bu şekilde devam ederse 10 gün sonra hepimizin umut ettiği ama bu kadar kısa zamanda olmasını öngöremediği yeni bir dünyaya uyanacağız.
Bu dünya aydınların daha az acı çektiği daha umut dolu, daha net bir dünya olacak.
NETleşmek üzere….

Türkiye’de yeni yeni internet konuşulmaya başlandığı yıllar. Windows 95 diye bişey çıkmış, beta’lari hepimizin elinde fakat kurup kurmamakta oldukça karasızız. Radikal bir değişim sonuçta. Radikal bir başka değişim daha bize farkettirmeden hayatımıza giriyor. O zamana kadar hepimizin tek hayali Compuserve “”dünyanın en hızlı bilgi kaynağı”” fakat bir taraftan da internet üzerinden e-mail yollama fikri hepimizi esir almış durumda. Bütün BBS’ler bu gateway’i birşekilde oluşturmaya çalışıyor. O zamanların en büyük software programcısı Bill’den haber geliyor.
– Bilgisayarlarınızdaki işletim sistemi nerede çalışıyor?
– CPU da?!?!
– Videonuzda ne var?
– Küçük çaplı bir CPU?
– O zaman neden videonuzda windows 95 çalışmasın?
Ağzımız açık dinliyoruz. Bir hayal, çok ileri bir görüş. Bu kadar ileriyi gören bir patron, nasıl oldu bilinmez çok sevdiğim bir arkadaşımın deyişiyle “”teknik bir hata”” yapıyor. Internet yerine, MSN’i ön plana çıkarıyor. Neyseki hatasını kısa zamanda anladı ve düzeltti. Peki büyük patron başka ne düşünüyor. Interaktif televizyon. Hayal ötesi bile diyebiliriz. Çünkü konsept şu; Televizyonunuz var. Program listesi önünüze geliyor. Menü gibi yanında fiyatları yazıyor. Seçtiğiniz programları seyrediyorsunuz, seyrettikçe kredi kartı ekstreniz şişiyor. Fakat oturduğunuz yerden para kazanmanın da bir yolu var. Reklamlar’da belli bir sıra ile karşınıza geliyor. Ne kadar çok reklam seyredeseniz ekstrenizde o kadar çok indirim görüyorsunuz. Tabi sizi duyar gibiyim. Açarım reklamı sabahtan çıkarım evden gelinceye kadar çalışır. Amerikalı Türk’ün kıvrak zekasıyla şimdiye kadar ki karşılaşmalarında hiç büyük zarara uğramadı. Ama e-commerce toplam cirosundaki 6 milyon dolarlık açık herhalde büyük bir oranla bize aittir. Tabii ki en yaygın müşteri kitlesine sahip bir işletim sistemin büyük patronu bunu da düşünmüş. Gözler yalan söylemez diyor ve gözlerin ekrana bakışını kontrol ederim diyor. Bunun bir benzerini Bill bize bir prezantasyon sırasında eliyle ekranın üzerindeki dünya görüntüsünü halk ağzıyla “”drag and drop”” ederek göstermişti. Bunlar neyi gösteriyor;
1. Imagination is more important than knowledge: Hayatını salt bilginin üzerine kurmuş birinin bu ihtiyacını hayal etmek mümkün değil, ama Einstein hayatının son dönemlerinde belkide en üretken olduğu çocukluk yıllarını hatırlayarak bu serzenişte bulunmuş. Belki bir bilim adamı olması mümkün değil ama Bill de herhalde hayal gücünün en çok kullanılması gerektiğini düşünen insanlardan biridir.
2. Radikal kararlar, radikal değişikliklere gebedir. Internet bu değişikliklerin en büüyğüdür. Yaşamımızın büyük bir kısmını sanal bir platform’a taşımakla kalmadı, kapitalizm, anarşizm, demokrasi, kaos kavramlarına da değişik bir yön getirdi.
Bunlardan daha büyük ve kısa vadede daha gözle görülür değişim ise., Pazarlama stratejileri ve bun bağlı bütün uygulamalarda gerçekleşti.

Reklam;

Eğer ciddi bir nefret duymanızı gerektirecek bir durumunuz yoksa, reklam bu çagın en ilginç konseptlerinden biridir. 10 yıl önce reklam bir lüks olarak görülürken şimdilerde yaşadığımız her ortamda üründen daha önemli bir hal aldı. İmaj, promosyon ve benzeri kavramlarda bununla birlikte oldukça gelişti. Arasından internet geldi ve bir kahramanımızın dediği gibi mertlik bozuldu. Önce promosyon reklamı geçer oldu, sonra klasik reklam anlayışından farklı olarak reklamların bir reklamlar klasöründe toplanmaması internetin doğal yapısı içinde eritilmiş bir gelişmedir. Ürünün, reklamın önüne geçmesi ve interaktif reklam anlayışı da internetin kısıtlamaları ortadan kaldırmasıyla birlikte var oldu.

Geleceğin pazarlama stratejileri;

İnternet bedava olan bir ürünün, parayla satılan bir üründen daha çok para kazandırdığını en rahat gördüğümüz yerlerden biridir. Tabiiki Amerika’da bazı altın arayıcılarının arayıcılarının kazançları gibi “”first come first win”” psikolojisiyle karşı karşıyayız. Tahmin edersinziki bunu ilk farkedenler de diğerlerine göre daha fazla para kazandılar ve hatta kazanmaya devam ediyorlar. En güzel örneklerden biri Hotmail buna. Bedava bir ürün ilgi çekmek durumundadır. Peki 20.000.000 C+ sınıfı potansiyel alıcıya ulaşmak bir reklamcı için nasıl hayal edilemez ve muhteşem bir durumdur. Peki Hotmail ile bir banner anlaşması yaptığımızı düşünelim, 40.000.0000 kullanıcı sizin logonuzu görecek hatta bu kullanıcıların büyük bir çoğunluğu bunu muhtemelen anlaşma yürürlüğe girdikten en geç 24 saat sonra yapacak.
Elinizdeki gücün farkında mısınız?

Microsoft Türkiye bir yarışma yapıyor, telif hakları yarışması. Yarışmanın amacı
“”Microsoft Türkiye, “”kopya yazılım”” kullanımını ve ticaretini engellemek, “”orijinal yazılım”” kullanımını yaygınlaştırmak amacıyla 1 Mart 1999 tarihinde başlattığı “”Orijinal Kampanya”” çerçevesinde yeni bir adım daha attı… Kampanyanın ikinci etabı, Internet üzerinde düzenlenen “”Telif Hakları Yarışması””. “”

Geçenlerde Kanada’dan gelen bir konuğumla kopya yazılımla orjinal yazılım arasındaki paradoksu konuşuyorduk. Windows 3.1 çıktığı zaman kullanıcıların %70’i programı orsan kullanıyorlardı. Bu kullanıcıların büyük bir kısmı şu anda windows 98 kullanıyor ve bunu o zaman lisansız kullandıkları windows 3.1 ‘e borçlular. Peki programcı hakkettiği yardımı nasıl alacak? Bir süredir yeni bir yapılanma için bir program arıyorum ve bu amaçla dünyanın hertarafındaki onlarca programcı ve şirketle konuştum. Çok ilginçtir, bu konuşmalar 1 haftadır sürmesine rağmen elimde birtane bile fiyat yok. Ben gayet ilkel bir yaklaşımla programı bana satın ve devamına karışmayın diyorum. Onlarsa birlikte yapalım, kazancı paylaşalım diyorlar. Programın bir ürün gibi satılması yerine işletecek gruplarla belli partnershipler oluşturmak, şu aralar yurtdışındaki en büyük trendlerden biri. Peki eğer dünyanın en çok kullanılan programlarını satıyorsanız bu tip bir partnership’i kiminle kuracaksınız. Tabiiki müşterilerinizle. Artık Bill izlediğin kadarını ödediğin televizyonla ilgilenmiyor ama kullandığın kadarını ödediğin programlarla ilgileniyor. Bu sayede telif haklarını gözetirken kullanıcıyı 1000$ boyutlarındaki paketlerden kurtarmış olacak. Pazarlama yönünden oldukça iyi bir buluş değil mi? Programın kontrolü üzerlerinde olduu için support, help desk eleman giderlerinin düşmesi de cabası.

Hiç düşündünüz mü, günde kaç kişi word programı kullanıyor. Peki bu wordlerden aynı anda geçecek bir banner kaç kişiye ulaşır? Bu insanların alım gücü nedir? Evet düşününce 100 dolarlık ufak bir modemle hergün girip çıktığımız ortamın gücünü görebiliyoruz. O kadar doğal ve o kadar güçlü ki hayatımızda yaptığı köklü değişiklikleri bile farkedemiyoruz.

Zengin olmak için hayal gücü gerekir. Başarılı olmak için de hayal gücü gerekir. Herhalde kimse yandaki resimdeki tıfıl oğlana iş kurması için para vermezdi. En azından ben vermezdim. Peki bu adam şu an dünyanın en zengin insanlarından biri desem ne hissederdiniz? ;-))

Yine malum şirketler yine yeni ve yeniden reklam yapıyorlar. Bir tanesi internetten banka olmaz diye internet bankasının reklamını yaparken kimse rahatsız olmazken, bir diğeri “”vat iz dis”” dedi diye yayından kaldırıldı. İşin komik tarafı bu reklamı yapan şirket öyle ufak tefek bir reklam ajansı değil. Dünyaca ünlü bir kuruluş Türkiye’de şaşırdı. Zaten ben de bu reklama kutsal öğrencileri aptal yerine koyduğu için çok karşıydım. Gerçi bu aralar da ev hanımları ve anneler saf duygularının alay konusu yapılmasından dolayı bilimum banka ve aracı kurum reklamını şikayet edecekmiş.
Çağımız malum imaj çağı bu nedenle en çok dikkat çeken bu olmaya başladı. Bazıları yaptıkları küçücük işi sanki dünyanın en büyük işiymiş gibi anlatıyor. Bazıları da çok güzel işler gerçekleştirip bunu yeteri kadar duyuramıyor.
TEB bankasının web sayfasına bakmanızı tavsiye ederim. PlusTasarım gerçekten güzel iş çıkarmış. Tek korkum update edilmemesi. Gerek tasarım gerekse genel içerik açısından gerçek bir portal. Hem de öyle ben portal yaptım diye bağırmıyorlar. İçerik hem düzeyli hem de güzel tabii yine de bir editör ihtiyacı kendini belli ediyor, ama bu ufak bir sorun. PlusTasarım’ı güzel tasarımı ve başarılı işinden dolayı tebrik ediyorum. Tabii internet işini gerçek anlamda iyi bilen birilerine bıraktığı için de TEB Bankasını ayrıca tebrik ediyorum.
İnternet üzerinden finans bilgileri iletmek bu aralar çok moda. Bunun için aracı kurumlar ve basın ayrı yollardan sonuca ulaşmaya çalışıyor. Finans Invest’in web sitesine bakmanızı tavsiye ediyorum. Önceleri bir bağlantı problemleri vardı, onu da ISS’lerini değiştirerek aştılar. Gerçekten doğru bir karardı. Web siteleri ise tasarım açısından mükemmel olmasa bile altyapısı ve database kullanımı açısından oldukça başarılı. En azından apletlerin üzerine bastığınızda copyright hakkı çıkmıyor. Eğer biraz sörf yapıyorsanız hangi gazetemizin web sitesinden bahsettiğimi anlamışsınızdır.
Geçen gün telefon şirketimden faturamla birlikte, plastik lacivert bir poşete konulmuş bir bülten geldi. Genelde büyük bir hırsla poşeti yırtardım ama bu sefer nedense bir inceleyeyim dedim. Koca iletişim şirketinin bastırdığı poşetlerin üzerinde e-mail: yazısının yanında web adresini görmek beni çok üzdü. Bir iletişim şirketi web adresi ile e-mail adresini karıştırıyorsa ne demek gerekir bilemiyorum. Geçen haftalarda interconnection anlaşması ile ilgili sorular sorduğumda cevap vermeleri birkaç hafta aldı. Her nekadar PR şirketi devamlı arasa da bizim için önemli olan bilgiye ulaşabilmekti. Ulaşamadım. Çünkü her bilgi istediğimde broşür üzerindeki bilgilerden fazlasını alamadım. Yapılan interconnection anlaşması iki tarafı da aynı ölçüde bağlamasına rağmen biizm ekabir telefon şirketimiz hala gerekli uygulamaları bitiremedi. Karşı tarafın aboneleri bize sms üzerine sms atarken biz bir karşılık bile veremiyoruz.
Web üzerinden kısa mesaj atmanın yolunu açtılar ama o sayfaları biraz daha hafif yapsalar kolayca ulaşsak olmaz mı? İhtiyacımız olan hizmete ne zaman ulaşacağız merak ediyorum.
NETLEŞMEK üzere.

Dünya ırklarının genel düşünce yapılarını inelemek amacıyla bir araştırma yapılmış. Bu amaçla her ırktan bir gruba filler hakkında birşeyler yazmaları istenmiş ve yazılar incelenmiş. Çok çeşitli yazılar gelmiş ellerine. Mesela Fransızlar fillerin aşk hayatı üzerine yazarken, Almanlar fil ırkının saf olup olmadığı üzerine yazmayı uygun görmüşler. Amerikalılar fillerin kendi uluslarına bir tehlike unsuru olup olamayacağını araştırırken, japonlar fil şeklinde robotlar yapıp yapamayacakları üzerine makaleler yazmışlar. Sıra Türklere geldiğinde görmüşler ki Türklerin başlığı:
– ne olacak bu fillerin hali ,
şeklinde.
Geçen gün internet derneğinden yetkili bir arkadaşımla konuşurken tam da bu konuya dem vuruyorduk. Hepimiz bu ülkeyi Beyoğlu’nda tam donatılmış bir masanın önünde kurtarıyoruz da nedense gün içinde gece söylediklerimiz hemen unutuyoruz. Tepkisiz toplum olduğumuzu bile gün belli bir saate ulaşıp devlet daireleri tatil olmadan söylemekten korkuyoruz.
Yıllardır internet erişimi konusunda yapılamayan veya yanlış yapılan bir takım uygulamaları bazı _sayımız çok fazla değil_ internet yazarları olarak yazdık. Ama hiçbir zaman tepki alamadık. Bir dönem her ay Odtü’nün domain name dağıtma yöntemindeki yanlışlık üzerine her ay yazılar yazıyordum. Ne bir kullanıcı veya mağdur kalkıp şunu düzeltelim dedi ne de bir Odtü yetkilisi ulaşıp biz bu uygulamayı şu nedenle gerçekleştiriyoruz diye kendini savundu. Ne oldu? Şimdi _yıllar sonra _ internet üst kurulu konuyu gündemine alacak.
Bu hafta tv programındaki konuğum Şeref Oğuz’du. Bir konu dikkatimi çekti. İnternet üst kurulu üyelerinden herhangi biriyle konuştuğunuzda yaptıkları İnternet üst kurulunun yanlış kararlar aldığından bahsediyorlar. Ama nedense oraya toplantıya gittiklerinde hepsi oy birliğiyle bu bizi çok rahatsız eden bir yığın kararı çıkarıyorlar. Bu ekip içinde bürokrasi kültürü almamış olan insanların olduğunu biliyoruz. Fakat kimse onlara size uygun olmayan bir karara _karar oy birliği ile kabul edilse bile _ muhalefet şerri koyma hakları olduğunu söylemiyor mu? Ya da merak edip bunu nasıl yapabileceklerini neden araştırmıyorlar.
Neredeyse bir yıl önce sayın Yusuf Bozkurt Özal’la TT’nin özelleştirilmesi üzerine konuşurken, ben daha önce bir hukukçuyla konuşmanın etkisiyle kendisine TT’nin özelleştirilmesinin hukuki olarak mimkin olmadığını söylediğimde. Bana eğer siyasiler isterse bu işi çok kısa zamanda hallederler demişti. Tabii insan düşününce herşeye zorluk yaratabilir. Ama biz burda millet olarak bizi 2000’li yıllarda etkin yapacak gücü mü arıyoruz, yoksa hep beraber geceleri oturup ne olacak bu filin hali mi diyeceğiz?
NETleşmek üzere.

Sanal dünyaya girdiğimizde hangi milletten, hangi ırktan olursak olalım hepimiz internet vatandaşı yani birer netizen oluruz. Bu bizi bir topluluğun bir parçası yapar. Her topluluğun olduğu gibi net toplumununda etik kuralları vardır. Belki birçoğumuza internette olmak özgürlükler denizinde yüzmek gibi görünse de bu insanlığımızı, vicdanımızı, kimliğimizi ve karakterimizi modemin bu tarafında bırakacağımız anlamına gelmez. Çünkü hangi platformda olursa olsun insan _ eğer kendine saygı duyuyorsa _ bir bütünü ifade eder ve bu bütün en basit kurallarla birbirleriyle çelişmemelidir.
Geçen hafta Superonline çok zor durumda kaldı. Ticari bir şirketin itibarıyla oynamaya kimsenin hakkı olduğu zannetmiyorum. Kaldı ki yapılan iş hem yöntem hem de amaç açısından bir hacking sayılamaz. Hacking belli bir manifestoyu kabul etmeyi gerektirir. Bu manifestonun bir numaralı kuralı amacı belirler ve amaç sadece ve sadece bilginin tüm insanların hakkı olduğu ve bu nedenle herkes tarafından kullanılmasının sağlanması gerektiğidir. Bu durumda bu insanın gerçekleştirdiği bir crackingdir. Bu insanların ne normal hayatta ne de internette saygın bir yerleri yoktur. Mailbomb atmak, ping yapmak, trojan ping atmak etik açıdan ne bu dünyada ne de sanal ortamda saygın davranışlar değildir. Kaldı ki bu faaliyetler internet trafiğini arttırdığı için bu kişilerin vücut bulduğu platforma zarar verir yani bindiği dalı kesmek gibi birşey.
Bu işin bir yüzü, ikinci önemli nokta ise firmalar tarafından yapılıyor. Bir web sitesi amacına göre ikiye ayrılır. Eğer amaç şirketin tanıtılması ise, bu durumda web sayfasının statik olması kabul edilebilir. Daha önemlisi web sayfasındaki büyük imajlar, java apletlerde rahatsız etmeyebilir. Hatta bütün browserları desteklemesi de bir gereklilik değildir. Bir de çok fazla kullanıcını hergün bağlandığı siteler vardır. Bu sitelerde kullanıcı ya bir bilgiye ulaşır yada bir işlem gerçekleştirir. İşte bu tip sitelerde çok dikkatli bir dizayn gerçekleştirmek gerekir. Birincisi kolay ulaşım, iki anlaşılabilirlik, üç hafif web sayfaları. Bu tip sitelerin bütün browserları desteklemek gibi bir zorunlukları vardır zira kullanıcıları her türlü browserı kullanabilirler. İşte bunların hepsine dikkat etmeyen bir web sitesi örneği görmek isterseniz Turkcell’in sitesine bağlanmanızı tavsiye ederim. Anlaşılmayan ve anlaşılmadığı gibi etrafında da herhangi bir bilgi bulunmayan formlardan, geri dönüşü imkansız kılan tasarima kadar geniş bir yelpazeye sahip site, 4.0 altındaki hiöbir browserı da desteklemiyor.
İşin en komik kısmını ise bu konularda bilgi almak için e-mail kullandığınızda yaşıyorsunuz. Zira en son mailime cevap yaklaşık 15 gün sonra geldi ve diğer cevaplarda olduğu gibi handoutlarda yazan bilgilerden fazlası yok bu e-maillerin içinde. Bir de müşteri hizmetlerini deniyorsunuz zira 15 gündür sms-chat adıyla bilişim fuarında tanıtılan sistemi kullanmayı başaramamışsınızdır. Müşteri hizmetleri ise sizi 10 dakika beklettikten sonra o kısmın çalışmadığını o an farkettiklerini söyleyip geri dönmek için telefonunuzu alıyor, fakat geri aramıyor.
Bunlar hep internet üzerinde yaşamayı bilmeyen bu platformun kurallarını öğrenemeyen insanların davranışları. İnternet bu özgür platformun temellerini insanın kendisine saygı duymasının üzerine kurar. Burada yaşamamak yani interneti tamamen reddetmek kabul edilebilir bir davranıştır aynen bir insanın köyde mi yoksa şehirde mi yaşayabileceğini seçmesi gibi ama eğer şehirde yaşamayı seçiyorsan o zaman oyunu şehrin kurallarına göre oynamak zorundasın yoksa kimseye uyum sağlayamaz ölür gidersin.

NETleşmek üzere…

Saat 14:30’da buluşmak üzere sözleşiyorsunuz. Saat 17:00’de bir telefon alıyorsunuz “”birazdan ordayım”” diye. Saat 19:00’da artık gelmiyeceğine kanaat getirip aksayan planınıza devam ediyorsunuz. Belki bir çoğunuz o saate kadar neden bu kararı almadığımı merak ediyorsunuz. Toplum olarak hepimizin en büyük hatası bu: GECİKİYORUZ.
İki büyük iletişim şirketi, kıyasıya rekabet içinde. Rekabetin asıl kuralı daha iyisini vermekken, birbirlerinin sistemlerini kullanmayı kısıtlayarak diğer tarafta olan aboneyi cezalandırıyorlar. Bu da yetmezmiş gibi diğer sisteme geçişin yapılabileceği bütün yolları kapatıyorlar. Gerekirse bunun için Güney Afrika’lara kadar araştırmalar yapıyorlar. Bir süre sonra bunun anlamsızlığıı farkedip (bu benim ümidim), inter-connection anlaşması yapıyorlar. Yine GECİKİYORUZ.
Bir küçük şirket, internette yeralma planları yapıyor. Oradan buradan öğrendiği yarım yamalak bilgiyle, kaşını gözünü kırarak internette bir hosting şirketi ile anlaşıyor. Sonra da çevresinde şöyle okumuş, internetle de kullanıcı düzeyinde ilgilenen bir gence benim siteyi yap sana şu kadar para vereyim diyor. Çocuk çat pat ona buna sorarak bişeyler yapıyor, parasını alıyor. Bir süre sonra şirkete bu yeterli gelmemeye, içine sinmemeye başlıyor. Bu sefer bilen birine veriyor bu işi. Kolayca sonuç alıyor ama GECİKİYOR.
2000 yılına aylar kalmış, Microsoft Türkiye’nin Genel Müdürü Süreyya Bey o gün asansöre bile binmeye çekinirim diyor. FBI, Türkiye’nin bu konudaki çalışmalarının yetersiz olduğu yolunda açıklama yapıyor, tık yok. Günler sayılı, bir genel müdürlük ihale açıyor. Adı lazım değil genel müdürlüğünün 7. Bölgesi iki rakamlı olan tarih hanelerinin dörde çıkarılmasını istiyor, 1. bölge ise dört hanenin 2 haneye indirilmesini. Gerekçe: faturalarda çokyer kaplıyormuş. Yollarda bu kadar çukurun neden oluştuğunu şimdi daha iyi anlıyorum. Bu arada, 2000 yılı sorunu mu? Onda zaten GECİKTİK.
Bir dijital tv modasıdır gidiyor. Yazılımcılar programlar yazıyor, şirketler anlaşmalar yapıyor, PR şiketleri daha şimdiden pazarlama stratejisini yapıyor. Özellikle “”PayTV”” ismiyle oluşan yeni pazarlama şeklini yani izlediğin kadarını ödemeyi merak edenler varsa Pcweek’in eski sayılarındaki yazılarımı okumlarını tavsiye ederim, daha önce bu konuya köşemde yer vermiştim. Bunun üzerinde durmamın sebebi, gördüğüm kadarıyla teknik insanlarından, PR şirketlerine kadar birçok insan bunun nasıl işleyeceğini bilmiyor. Kardeşim (kendisi iktisadcıdır) bunu anlatmaya çalışan bir pazarlamacının önce açıklarını bulmuş, sonra da bu sistemin yürümeyeceğini söylemiş. Açıkcasi anlatım onu netleştirmemiş, hepten kafasını karıştırmıştı. Taşları yerine oturtmak için baştan anlatmak zorunda kaldım. Yeni ve pahalı bir maceranın içine giriyoruz.Yanlış anlamayın dijital tv’yi beğenmiyor değilim, aksine gelmesini çok istiyorum, ama bu işi üzerine alan şirketler, yaptıkları işitarif edebilecek kadar know-how’a sahip olmalılar. Aksi takdirde bu iş bizi daha fazla GECİKTİRECEK.
Yanlış anlamayın gecikmek beni rahatsız etmiyor, beni geciktikçe kaybettiğimiz para, bilgi, know-how, ve içine düşeceğimiz ümitsizlik üzüyor.
NETleşmek üzere.