Gelecek on yıl internet cep telefonu demek

internet cep telefonu demekBir süredir Avrupa Birliğinin de üzerinde çalıştığı bir konu var. İnternet’i bir lokasyon olarak tanımlamak. Yıllardır benim de üzerinde durduğum bir konu. Köşemizin ismi de zaten buradan geliyor. Netizen, yani internet vatandaşı. Bu bir yandan internet üzerinde olanları anlatıyor gibi görünürken, eğer o dünyadan bakıyorsanız, bir kişiyi bulunduğu yer ve ırkı konusunda ayıramayacağınızı gösteriyor.
Yıllar önce internet vatandaşlarını, lokasyon bazlı ayırıyor diye, mücevher pazarının önemli markalarından Tiffany Co. ile ciddi anlamda tartışmıştım. Onlar da bu konudaki hatalarını kabul etmişlerdi. Şimdi aynı konuda özellikle dijital satış hakları olan ürünler yani müzik, film gibi konularda sona yaklaşan bir Avrupa Birliği çalışmasını görüyoruz. Yani bir müzik parçasını internet üzerinde artık Türkiye’de ayrı fiyata, İngiltere’de ayrı fiyata satamayacaklar. Yada bir filmi internet üzerinden İngiltere’de alabiliyorken, Türkiye’de alamamazlık söz konusu olmayacak.
Bu demektir ki artık, internet hakkında konuştuğumuzda onu bir yeni dünya, bir platform gibi sayıp, üzerindeki insanları da o dünyanın vatandaşları sayacağız. Uzun vadede pazar araştırmaları, sosyal ve hukuki düzenlemeler, haklar hep bu şekilde oluşturulacak. Hatta istatistikler bile bu mantıkla tutulacak.
O zaman internet vatandaşlarının, bu dünyanın sınırlarından geçmek için hangi cihazları kullandığı gelecekte burada kendi topraklarını oluşturmak isteyenler için önemli bir bilgi olacak. İşte bu konuda İngiltere’de Ofcom (bizdeki BTK ve RTÜK’ün birleşimi olan ancak kamudan ziyade STK’ların oluşturduğu kuruluş) bir araştırma yapmış. İngiltere’de internete girmek için cep telefonlarını kullananların sayısı gittikçe yükseliyormuş. Bu arada tablet, kişisel bilgisayarlar ise büyük hızla düşüyormuş. Cep telefonlarını birinci sıraya oturtan sebebplerden biri benim her seminerimde bahsettiğim “bilgisayarın bilgisayarcılar için olması” fikri dışında, cep telefonlarını sıkca kullanıyor olmamız.
Hafta içinde blogumda da yayınladığım IAB istatistiğine göre televizyon karşısında bile hepimiz cep telefonumuzu kullanıyoruz. http://atifunaldi.com.tr/2015/08/02/turkiyede-internet-kullanicilarinin-su-tv-karsisinda-online-oluyor/ Tabii bunun önemli sebeplerinden birini de uzun yıllar pazarlama konusunda büyük şirketlerde bulunmuş eski dostum Hakan Yaşar, bütün heyecanı ve tutkusuyla “herşeyin mobil olacağı”na dayandırıyor. Katılmamak mümkün değil.
Sebep ne olursa olsun. Gelecek on yılda netizenler cep telefonlarını çok kullanacak. Zaten google bunu çokdan görmüş olacak ki; arama sonuçlarında mobil uyumlu olmayan siteleri listelerinde aşağı çekiyor.

Nevzat 27 milyon dağıttı mı?

image
Bilen bilir internetten yemek satmak meşakatli iştir. Her ülkede tutmaz, kitlesinin sadakati çok değildir, her girişimci bu işi kolay sanır. Ama neler yaşandığına biraz şahit olan biri olarak, kem gözleri, başarıyı kıskanan zatı muhteremleri bir kenara bırakıyor, başta Nevzat Aydın olmak üzere bu zorlu yolda yıllardır başarıya yürüyen bu insanları tebrik ediyorum.
Bu haftanın flaş gelişmesi,yemeksepeti.com‘un, Delivery Hero’ya 587 milyon dolara satılması sonucu başta Nevzat Aydın olmak üzere ortakların kendilerine düşen paydan çalışanlarına 27 milyon dolar dağıttıklarını Ayşe Arman’a açıklamasıydı. Bu röportaj gündeme bomba gibi düştü. Önce sosyal medya sallandı, yorumlar yorumları kovaladı. Arkasından bunun Delivery Hero’nun bir PR çalışması olduğunu söyleyenlerden, kapitalizmin gülen yüzüne kadar onlarca yorum yazısı yazıldı. Aslında ödemeyi Delivery Hero’nun yaptığını söyleyenler bile oldu.
Çok iyi hatırlıyorum, Microsoft Türkiye’de Emre Berkin döneminde kurmuş olduğumuz Sitebuilder grubunun toplantılarına gittiğimde, güvenlik görevlileri kullanırken yemeksepeti’ni görmüş. Denemiş ve beğenmiştim. Sitebuilders grubu ile eticaret anlattığımız yıllarda yemeksepetini örnek olarak gösterirdik. O dönemde yazılım yaptığım için evde en önemli yardımcımdı. Hatta istediğim sandviçler ters geldiğinde arayıp yenisini isteyebildiğim harika müşteri hizmetleri olan yenilikçi bir yapıydı. Yahu Dalyan’da yemeksepeti yok ama Ankara simiti gelir mi buraya dediğimde PR ajansının sahibi Orkide Gökhan’ın sabah sürprizi yaptığı siteydi.  Nevzat’la aynı okulda okumama rağmen yemeksepeti sayesinde tanışmıştım. Arada oturup sohbet eder, gelişmeleri ve bazen de sıkıntıları paylaşırdı.
Yıllar geçti, bilgisayardan bağlanmaz olduk. Artık mobil uygulaması elimizin altındaydı. Hiçbir restorantın numarasını bilmediğim gibi, taşındığım yerlerin iyi olup olmadığını hizmet veren restorant sayısından ölçümler olmuştum. İşte bu site yani neredeyse internetin en eski yareni satılmıştı ve ortalık dedikodudan geçilmiyordu.
Ben de hemen Nevzat’ı aradım. Köşe yazısını yazmadan, yorumumu yapmadan önce bu dedikoduları olduğu gibi sordum. Doğruyu, ilk ağızdan öğrenmek daha doğru olacaktı. Nevzat habere beklediğinden büyük bir tepki geldiğini söyledi. Ödemeyi ortakları ile birlikte satıştan oluşan havuzdan yaptıklarını söyledi. Kararı sadece kendilerinin aldığını bunun herhangi birşeyin primi olmadığını söyledi. Bir de bunun örnek olmasını beklediğini söyledi.
Bilen bilir internetten yemek satmak meşakatli iştir. Her ülkede tutmaz, kitlesinin sadakati çok değildir, her girişimci bu işi kolay sanır. Ama neler yaşandığına biraz şahit olan biri olarak, kem gözleri, başarıyı kıskanan zatı muhteremleri bir kenara bırakıyor, başta Nevzat Aydın olmak üzere bu zorlu yolda yıllardır başarıya yürüyen bu insanları tebrik ediyorum.

Bilişim Sektöründe İşler Durmuyor

yurtgazetesi.com.trMalum koalisyon beklentileri, siyasilerin anlaşması sonucu oluşacak hükümetin kurulması haftalardır uzayan bir iş halini aldı. İyi de bu sürede işler duruyor mu? Tabii ki hayır! Kurulacak hükümetin önünde bilişim sektörünün ciddi problemleri duruyor. Neler çözülme bekliyor hangi konularda aksiyon ihtiyacı var şöyle bir hatırlayalım isterseniz.
Daha önce de yazmıştım, eskiden sadece Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığına bağlı bir konu olan internet şimdi bir de Bilim Sanayi ve Teknoloji Bakanlığının konusu oldu. Çarşamba günü gördük ki; hala internet aynı zamanda bir medya sanılıyor. Erişim engellemeler, Anayasa Mahkemesi kararlarına rağmen bütün platforma uygulanabiliyor.
Bilişim yönetiminde artık bir düzen oluşturulmalı. İnternet tek bir bakanlığın iştigal alanı olmalı. TİB, istihbarati faaliyetler gösterecekse, bunu BTK’nın altından kurtarmak, kapatmak doğru olacaktır. İstihbarat konusunda zaten yeteri kadar kurum var. BTK ve RTÜK birleştirilmeli, tamamen bağımsız ve kamudan temizleniş bir hale getirilmelidir. Başında hem televizyon hem de internet dünyasını iyi bilen bir STK’nın başkannı bulunmalıdır.
Tabii yeni hükümetin ilk düzeltmesi gereken 5651 nolu yasa. Bunun kaldırılıp bütün suçların bulunduğu ortam bağımsız değerlendirilmesi gerekiyor. 4G ihalesi en kısa zamanda yapılmalıdır.
5G konusunda daha ciddi adımlar atılmalıdır. Ericsson ve Turkcell’in yaptığı çalışmalar doğrudur ama yeterli değildir. Daha önce oluşan çağrı merkezlerine yapılan ve bir süre sonra kısıtlanan destek yeniden  yapılandırılmalıdır.
Veri merkezleri (Data Center)’ların sayısı arttırılmalı, Türkiye Icann’de olduğu gibi göstermelik ofislerle, göstermelik bir hub olmaktan çıkarılıp gerçekten hub yapılmalıdır.
Devletin e-dönüşümü ciddiye alınmalı, e-devlet sıralamasında yer alacak noktaya getirilmelidir. Bunun için e-defter, e-fatura, e-imza, KEP konusundaki çalışmalar hızlandırılmalıdır. Bu arada KEP’in e-tebligat özelliğinin hukuk sistemine yaratacağı baskı göz önüne alınmalı, kademeli bir geçiş sağlanmalıdır.
Elektronik haberleşme kanununa siyasi SMS ve MMS’ler yeniden eklenmelidir.
İnternet güvenliği, önemsenmeli, siber güvenlik kurulu en kısa zamanda yapıcı kararlar almak üzere toplanmalıdır. Siber güvenlik inisiyatifi hacking, siber saldırı ve diğer siber suçlar konusunda raporlar hazırlamalıdır.
Teknoparkların üniversitelerin kazanç kaynakları olmasına izin verilmemeli, kuluşka merkezlerinin sayısı arttırılmalı bu sayede teknolojik gelişmeler arttırılmalıdır.

RTUK sitesi sınıfta kaldı

Geçen hafta küçük bir tatil için Akdeniz Reklamcılar Derneği Başkanı Necdet Alkandemir’in misafiri olarak Antalya’daydım. Kaldığım Baia Otel, havaalanına yakın Lara bölgesindeki, büyük otellerden biriydi. Tabii sezonun en hareketli günlerinde malum tamamen doluydu. Buna rağmen otel yönetimi eşimin doğum gününü farkedip, ona sürprizler hazırlayacak kadar da dikkatliydi. Hayatını turizmden kazanan bir şehirden de bu beklenirdi.
Ben Antalya’nın potansiyelinin oldum olası çok yüksek olduğunu düşünüyorum. Tabii bunun sebebi sadece turizm de değil. İş dünyası, fuarcılık ve gıda alanında da çok önemli değerleri var. Necdet de bunu farketmiş olacak ki; gıda sektöründeki yeni projelerinden ve onu eticaret ve sosyal medyaya nasıl bağlamak istediğinden bahsetti. Antalya gibi harika tarım ürünleri bulunan bir şehirden gelecek ürünleri internet üzerinden alabilecek olmak bence çok doğru bir girişim.
Kaldı ki; son dönemde lokal lezzetlere internetten ulaşma fikri birçok girişimcinin gözdesi. Hasan Aslanoba’nın tazedirekt.com projesi, “Altın Örümcek”te her sene tam puan verdiğim portakalbahcem.com ve son dönemde çok beğendiğim ve Deloitte fast 50’ye göz kırpan bir proje olan olsadayesek.com bu alanın ne kadar ışıldadığının en güzel örnekleri. Ancak bu projelerin başarılı olabilmesi için sadece geleneksel mecrada değil, internet ortamında da başarılı olması gerekir. Ancak internet çok hızlı gelişen bir platform. Sadece geçen hafta google mobil desteği olmayan sitelerin page ranklerini düşüreceğini, mobil reklamlara satın alma tuşu koyacağını söyledi. Firefox yeni çıkan güncellemesi ile Adobe Flash desteğini minimum seviyelere düşürdü. Instagram bir eticaret platformu olma yolunda ilerlediğini belirtti. Apple cihazları üzerinden mobil ödemeyi İngiltere’ye taşıdı. Bunların hepsi bir dünya ticari faaliyeti tetikleyecek gelişmeler. Daha milyar milyar dolar değerindeki IoT Internet of things – Şeylerin interneti (nesnelerin değil) konusundan hiç bahsetmedim. Bu konunun sanıyorum hakimi evimizin salonlarında bulunan televizyonlar olacak. Bu nedenle Comcast gibi sektör devleri televizyon yayıncılığına giriyor. Ancak denetimi genelde İngiltere’de olduğu gibi bağımsız kurumlarda oluyor.
IPTV derneği başkanı olarak Türkiye’de televizyonculuk sektörünün, siyasi yapıya bu kadar bağlı olması beni son derece üzüyor. Ancak buna rağmen geçen hafta yapılan oylamanın sonuçlarını merak edip RTUK’ün sitesine girdim. Yıllardır birçok web yarışmasında juri üyesi olmuş biri olarak nefesim kesildi. Okuldaki genç öğrencilerimin yaptıkları da dahil uzun zamandır hayatımda bu kadar kötü bir site görmedim. Merak edenlere girip www.rtuk.org.tr sitesine bakmalarını tavsiye ediyorum.

Lüks Sektöründe tüketiciye dijital dokunuşlar

Geçen hafta içinde çok ilginç bir tanıtıma gittim. Fransa’nın creme de la creme turistik bölgelerinden Saint Tropez ve Marseille’nın da içinde bulunduğu Provence-Alpes-Cote d’Azur bölgesinin turizm müdürleri Bruno James, Claude Maniscalco ve Maxime Tissot uzun uzun yörelerini, turizm imkanlarını anlattı bana.
Beyler bu anlatımı yapmak için hiç üşenmemiş Türkiye’ye gelmişlerdi. Tanıtımı yapmak için her türlü dijital ortamı da yanlarında getirmişlerdi. Tabii ki neredeyse her bölgenin ayrı web siteleri, kartvizitlerin üzerinde sadece yöre ile ilgili twitter, facebook hesapları vardı. Ancak bu dijital ortamları doğru kişilere ulaştırmak için Türkiye’ye gelmeyi tercih etmişlerdi.
Bahsettiğimiz bölgelerden sadece St. Tropez 2.000 odalık bir potansiyele sahip olmasına rağmen her yıl 6 milyon kişi tarafından ziyaret ediliyor. İnsanın kafası karışıyor değil mi? Bizim bildiğimiz yatak yoksa turist gelmez fikrinin tam tersi! Bunun bir sebebi var her ziyaret eden geceyi orada geçiremiyor. Toplantıdan sonra sohbet ettiğim konuyla ilgisi olmayan dostum St. Tropez’ye birkaç kere gittiğini, bir restoranda bile 20.000 liraya yakın hesap verdiğini söyledi.
Yani bölgede kalanların çoğu belli gelir düzeyinin oldukça üzerinde. Zaten bu sonuca bölgenin de turizm destinasyonları arasında creme de la creme bir bölge olmasından çıkarıyoruz.
Bu nedenle hedef kitlesi özellikle zengin, okumuş ve görgülü bir kesim. Bu insanlara ulaşmak için de gerekirse yerlerinden kalkıp teker teker o insanlara ulaşmak gerekiyor.
Lüks sektörüne hizmet etmek için birçok konuya dikkat etmek gerekiyor. Teknoloji ve zaman bu sektörün tüketicisinin rahatça ulaşabileceği imkanlar arasında. Bu nedenle bu sosyo ekonomik grup için teknoloji bir amaç değil araç. Yani kimse teknolojik diye bir hizmeti almıyor, işini kolaylaştırdığı için alıyor. Apple telefon bu sosyo ekonomik grup için kırılmasın diye sarıp sarmalanacak bir prestij aracı değil, kırılırsa yenisi alınan ve kolayca eski bilgilerine ulaşabildiği bir hizmet. O yüzden bu sosyo ekonomik gruba hizmet üretirken dikkat etmek gerekiyor.
Türkiye’de lüks ürün alableceğiniz marka sayısı çok olmasına rağmen , müşterisine bu sosyo ekonomik grubun inceliklerine uygun davranmayı bilen çok fazla kurum yok. Biliyorsunuz 1 Mayıs’da izinli pazarlama ile ilgili mevzuat devreye girdi yada biz girdi sandık. Ama markalar çeşitli yollarla izin almaya çalıştı. İşte bu izin sırasında lüks sektöründe olup da müşterisine nasıl davranacağını bilmeyen markalar tabiri yerindeyse kabak gibi ortaya çıktı.
Ben bir tek Vakko’nun bu izni alırken tavrından çok etkilendim. Bunu da farklı mecralarda dile getirdim. Birkaç gün önce Vakko, BKM ile gerçekleştirdiği yeni projesini tanıttı. Mağaza içinde ödeme sistemi. İşte teknolojinin gerçek anlamda amaç için kullanıldığı ve lüks sektörü tüketicisinin kendini özel hissetmesini sağlayacak küçük ama etkili bir adım.
İşte lüks sektörüne hizmet vermek böyle olmalıdır!

Yekta Kopan'ın Vay Be Kuşağı?

Yekta Kopan ile hukukumuz daha öncelere dayansa da, benim için ilk güzel iletişimimiz, ilk kitabımın, ilk dijital baskısını altkitap sitesinde yapmış olmamdı. Yani benim ilk yayıncımdır ve bunu dijital bir ortamda gerçekleştirmiştir.
Bilirsiniz benim yıllarla aram iyi değildir, ama siteye bakınca kitabı 2003 yılında çıkardığımızı görüyorum. Altkitap o yıllarda, zamanının son derece ötesinde bir projeydi.
Takipçilerine parasız kitaplar sunan bir dijital kitapevi. Ancak böyle söyleyince sakın her önüne geleni bastıkları izlenimine kapılmayın, ciddi bir yayın kurulu basılacak her kitabı inceleyip, tartışıp, karar veriyordu.
Geçenlerde kontrol ettim altkitap site olarak hala çalışıyordu. Benim kitap ise hala yerindeydi (http://www.altkitap.net/netizen/ )
Altkitap ve o dönemle ilgili anlatacak çok konu olmasına rağmen ben size Yekta’nın geçen hafta Radikal’de yazdığı yazıdan bahsetmek istiyorum. Şu son dönemde konuyla hiç ilgisi olmayanların bile ezberlemek zorunda kaldığı x,y,z kuşağından yola çıkarak, bütün bu geçiş döneminin zorluklarını çekmiş olan ve kendisinin “vay be kuşağı” olarak tanımladığı, sanıyorum 45-50 yaş arası dönemden bahsediyor, kendisinden yola çıkarak bu kuşağın, nasıl geleneklerine bağlı ama aynı zamanda yeni dünya düzenine hayret ve daha önemlisi heyecanla baktığını anlatıyor.
Sanıyorum ben de bu kuşağın bir parçasıyım. Ancak benim en büyük şansım, teknolojiye olan düşkünlüğüm ve aldığım fizik eğitimi nedeniyle benden sonraki kuşağında bir parçası gibi hissediyor olmam.
Böyle olmama rağmen, günler ilerleyip y ve z kuşağı ile iletişime geçtiğim her an ben de şaşırmaktan kurtulamıyorum.
Zira eşim tipik bir y kuşağı. Onunla evlendikten sonra, özel hayatımda her türlü dijital konuyu Atıf çözer bakış açısı bir anda yok oldu. Geniş ailede bütün sorunlara çözüm artık Selin olarak görülmeye başladı.
Öğrencilerim ise z kuşağı. Okulda onlarla sohbet sırasında aramızdakii farkın sadece dijital dünyaya doğmak olmadığını, onların düşünce yapısının da bu teknolojilere uygun şekilde değiştiğini görüyorum. Bunu anlatmak için çok basit ama benim için çok lginç bir anektodum var. Birgün ders sonrası öğrencilerimle bir büyük dijital afişe cep telefonundan bakmamız gerekti. Hepimize eposta yoluyla gönderilen dosyayı ben açtığımda ilk olarak resmin tamamına bakıp sonra detaylarını inceledim. Öğrencilerim ise detaylara bakıp resmi kafada birleştirebiliyorlardı. Bu küçük fark iş hayatında, özel hayatta, dünya görüşünde hepimizin nasıl farklı dünyalara sahip olduğunu bana çok net bir şekilde gösteriyor.
İşte Yekta’nın vay be kuşağı, yılların verdiği alışkanlıkla oluşmuş olan eski dünyayı bu belirsizlikler altında yıkıp, z kuşağının rahat anladığı yepyeni dünyayı kurmaya çalışıyor. Üstelik bunu isteyerek değil de sanki yaşamak zorunda oldukları için yapıyor. Ancak Yekta bana sorarsan bizim kuşağın değeri hiçbir zaman anlaşılamıyor.

Sosyal medyanın arkasında kim var?

Daha önce bir organizasyon vasıtası ile tanışmıştık Zeynep Tüfekçi ile. Dijital dünyada bakış açımız taban tabana zıt olsa da birbirimizin bakışına saygı gösteririz. Geçen hafta Zeynep Huffinghton Post’ta bir köşe yazısı yazdı. Yazı facebook’daki haber akışının ister istemez manipüle edilip edilmediğini sorguluyordu. Aslında yazının çıkış noktası ise Science dergisinde facebook çalışanlarının yaptığı bir araştırmaydı.  Zeynep bu araştırmanın sonuçlarına karşı cıkıyor ve newsfeed üzerinde kendi deyimi ile “a few exception” (çok az istisnai durum) dışında genel haber gidişi ile ilgili bir manipülasyon hissetmediğini söylüyordu.
Tabii burada manipülasyondan kasıt, Science dergisindeki söylemi ile kişiselleştirme ve “angajman” algoritmalarının oluşturduğu bir çeşit parazit.
Son dönemde bu konuyu ben de hem eğitimlerimde hem de blog yazılarımda çokca dile getiriyorum. Benim bakış açım genellikle bu konuda bu kişiselleştirme algoritmalarına doğru bilgiyi verme noktasında bizim nasıl davranacağımız üzerineydi. Facebook çalışanlarının bu konuda bir çalışma yapmaları bende bu konunun gerçekten ciddi bir çıkmaza gittiği yönünde bir izlenim bıraktı. Ben konuyu anlatırken iki örnek veriyorum. Evimdeki Nest ısıtıcı bir süredir havanın ısındığını dikkate almadan, dereceyi yükseltiyor. Kışın hem yakıt tasarrufu hem de komfor açısından rahat ettiren bu akıllı öğrenme sistemi bir süredir benim evdeki kabusum haline geldi. İkinci konu ise bir süre sonra beni yanlış kişi zannedip musallat olan google reklamları. Resmen eğitimlerde kendi bilgisayarımdan web sitesi açamaz oldum.
Bir başka örneği ise bugün yaşadım. Twitter bir reklam gösterdi. Hiç okumadığım bir gazetenin mobil uygulamasıydı. Ben ise bu tweet benimle ilişkili değile tıkladım. Şimdi çok merak ediyorum, twitter beni gazete okumaz olarak mı tanımladı yoksa bu tip gazeteler okumaz olarak mı? Halbuki ben belki onun bana göstereceği başka bir gazetenin mobil uygulamasına ilgi gösterecektim. İşte bu tercihlerimiz sonucunda kişiselleştirme algoritmalarını eğitmek isterken olmadığımız bir kişinin tanımını yapıyoruz.
Bir köşe yazarı ve eğretim görevlisi olarak birçok kişinin ilgi alanları benim araştırma konum olabiliyor. Birçoğu eticaret sitelerine alışveriş yapmak için girerken ben Altın Örümcek yarışması jurisi olarak değerlendirmek adına girmiş olabiliyorum. Bir ürün sayfasında herkes ürünü incelerken ben sayfanın tasarım ve kodlamasına bakıyorum. Halbuki google bizi aynı zannediyor.
Webawards jurisi olarak değerlendirme yapmak için bir kadın ayakkabı sitesinde saatlerce gezmem gerekebilir. İşte yeni akılı algoritmaların bunları doğru algılaması lazım. Science dergisindeki araştırmaya bu noktada kesinlikle katılıyorum. Programlama açısından çok kötü bir kırılım noktasındayız. Ya algoritmalar ciddi şekilde yapay zekanın yeni dönemine entegre olacaklar yada biz onları manipüle etmenin yollarını bulacağız. Yoksa bu şekli ile her iki taraf da sadece acı çeker.

Boks maçını kim kazandı?

boksGeçen hafta dünya Mayweather-Pacquiao arasındaki boks maçına kilitlendi. Maçın önemini anlatmak için Flipinli olan Pacquiao ringe çıktığında ülkesindeki iç savaş durduğu söyleniyor. Pacman lakaplı boksör dünyanın en fazla para kazanan sporcuları arasında.
Hal böyle olunca maça medyanın ilgisi de kaçınılmaz. Yayın haklarını alan HBO bu organizasyon için ciddi yatırım yapıyor. Sadece lisans haklarını almakla kalmıyor, maç doğru şekilde herkes tarafından izlenebilsin diye yayın yapamadıkları yerlerde de bizim pay-per-view (izle öde) dediğimiz sistem üzerinden yayın haklarını büyük şirketlerle paylaşıyor. Televizyonculuğun içinde pay-per-view dünyası küçük kalsa da toplamda ciddi bir ekonomiye sahip olduğunu söylemek lazım.
İzle-öde sistemleri internetten kayıt olup sadece bir yayını izleyip ayrılabileceğiniz abonelik sisteminden farklı bir yapı. Çok kullanılmasının en önemli sebebi, devamı izlenmeyecek olan bir içeriğe para verilmesini engellemek. Sanılanın aksine bu alanda en çok izlenen cinsel içerik değil, çoğunlukla spor müsabakaları. Bu tarafından bakıldığında spor müsabakaları için en doğru alanlardan biri, zira abonelik sistemi bile artık beklenilen parayı kazandırmıyor.
Bir konuşma yapmak için Londra’da yapılan OTT Summit’e gittiğimde, tanştığım Singapurlu bir kickbox’cı ile bu konuyu uzun uzun konuşmuştuk. Çünkü payperview’de en çok izlenen yayınlar genelde dövüş sporları. Boks, kick boks, UFC dediğimiz kafes dövüşleri en çok satlan içerikler arasında.
Tabii bu kulüpler birliği gibi farklı kavgaları devam ettiren futbol sektörünün bunu neden görmediğ sorusunu da akla getiriyor. Özellikle Fenerbahçe’nin dijital yayın haklarına sahip Saran Grubu’nun bunu neden kullanmadığına.
Neyse biz konumuza dönelim. Boks maçı gecesi gelip çatıyor. HBO yayını yapmaya başlıyor. Ancak istediği izleyici sayısına ulaşamıyor…
Şimdi dönelim yaklaşık iki yıl önceye. Dijitalcilerin en sevdiği fuarlardan biri olan SXSW, her yıl Amerikada gerçekleşiyor. Bu organizasyonun özelliği, o an başarılı olan projeler her sene burada görücüye çıkıyor. Tutulursa da internette de başarılı olacağına garanti gözüyle bakılıyor. Yani bir nevi Silikon Vadisi’nin organizasyon hali. Meerkat isimli bir uygulama sahnede. Bu uygulama cep telefonunuzu o anda bir canlı yayın aracına çeviriyor. SXSW’de bu uygulama çok tutuluyor.
Arkasından benzer bir uygulama periscope ortaya çıkıyor. Twitter, periscope’u hemen renklerine katıyor.
Maçın sonunda Mayweather ünvanını koruyor korumasına ama HBO o kadar şanslı olamıyor. Twitter’ın CEO’su mesaj atıyor ‘Maçın kazananı periscope’ diye.
Gerçekten de periscope, HBO’yu izlenme oranlarında geride bırakıyor. Tabii bu yeni bir tartışmanın fitilini ateşliyor, lisanlar alınarak yapılan spor canlı yayınları tarihe mi karışıyor? Biz de hala TFF tarafında lisans kimde kavgası devam ederken, lisansın önemi artık bitiyor!

İzinli Pazarlama

13Yıllardır cep telefonlarımıza gelen reklam mesajlarından duyduğumuz rahatsızlığı çeşitli dost meclislerinde paylaştık. Hepimiz yıllarca burada bir izin sisteminin olmasını istedik. Gelen mesajın kime ait olduğunu bilmek, istediğimiz zaman çıkmak istedik.
Daha önceki köşe yazılarımı okuduysanız bu konuda sektörde birşeyler yapılması gerektiğini 2000’li yılların başında farketmiş ve o zaman Ericsson Mobility World’de çalışmaya başlamıştık. Ancak çalışmalar bir inisiyatiften öteye gidememişti.
İşte bir süredir sektörü etkileyen yasa bu geçmişin üzerine hepimizi mutlu etti. Ancak Türkiye’nin ilginç durumlarından biri kanunlardan ziyade onun uygulanış biçimleri önemlidir. İşte o yönetmelik birkaç gün önce ortaya çıktı.
Zımni İzin Yasak
Yeni çıkan yönetmelik bize pazarlama amaçlı atılacak mesajlarda nasıl bir yöntem uygulanacağını net şekilde söylüyor. Bu yasaya göre çıkma usulüne dayalı bir izin alma yöntemi yapılamıyor. Yani hiçbir marka “Sayın Atıf Ünaldı, veri tabanımıza kayıtlısınız, bizden mesaj almak istemiyorsanız xxxx nolu telefona mesaj atın” diyemez.
İzni Kampanyanın İçine Yedirmek
Ben hiç doğru bulmasam da, hukukcuların yönetmelikle ilgili yorumları, izni alırken bir kampanyadan alınmanın yönetmelik anlamında bir sakıncasının olmadığını söylüyorlar. Yani sizi bir otomobil çekilişine katacağını söyleyip bu arada izin almak mümkün. Ben bunu büyük markalar için etik bulmuyorum ama bu konuda yasalara aykırılık söz konusu değil.
IVR (Robot aramalar) da yasak
Yönetmelik çıkmadan önce yazdığım halklailiskiler.com’daki yazımda hem markaların izin alış biçimlerini değerlendirmiş, hem de bu yasanın IVR (robot aramaları) arttıracağını söylemiştim. Ancak yöentmelik buna da geçit vermiyor. Kimse bir bant kaydı ile sizi arayıp rahatsız edemeyecek.
Peki ama nasıl izin alacak?
Markalar sizden gerek ıslak imzalı, gerekse sms ve internette form doldurma gibi farklı dijital yöntemlerle izin alabilecekler. Aldıkları izni, size mesaj attıkları süre boyunca yani sonsuza kadar saklamak zorundalar. Bir şikayet durumunda ise ibraz etmek mecburiyetleri var. Yani eğer sistemleri bir forma numaranızı yazın şeklinde ise ve numaranın size ait olduğunu doğrulamıyorsa hem şikayete açık bir sistem yapıyorlar hem de kanuna aykırı hareket ediyorlar demektir.
Veri tabanı satmak
Sizden izin almış olan bir marka bu izni başka bir marka için kullandırabilir mi? Evet izin alırken bunu belirtmişse yapmasında bir sakınca yok. Ancak size gelen mesajda veriyi sağlayan firmanın kim olduğu bilgisi de bulunacak.
İzin sistemleri
İzinli pazarlamanın bu yeni şekli, markaların zinleri toplayıp, klasifiye etmelerini bir gereklilik haline getirdi. Bu da aslında şu ana kadar olmayan bir iş kolunun doğmasına sebep oldu. Artık markaların izinli pazarlama izin bilgilerini toplayan, saklayan, organize eden yeni siteler ortaya çıktı. Bunlara örnek vermek gerekirse izninizle.com sitesini gözden geçirebilirsiniz.

Why This Kolavari Di?

Şarkıyı mutlaka duymuşsunuzdur. Duymayanlar için kısa youtube adresi https://tinyurl.com/atifunaldicomtr11. Hiç gösterime giremeyen bir korku filminin müziği. Şarkı youtube’a konulduğunda 92 milyon kere seyredilmiş. Cover’ını yapmayan neredeyse kalmamış. Sözlerine bakınca hiçbir şey ifade etmiyor. Bu arada her kelimenin sonundaki u harfi Tamil yöresinde konuşulan İngilizce’den kaynaklanıyormuş. Bu izlenim oranına ulaştıktan sonra filmin gösterime girmesine gerek var mı?
Tabii ki gerek yok. İşte youtube yani yeni dünyanın OTT (Over the top) teknolojilerinin farkı tam olarak bu. Yayıncılık yapmak için lisansa bile gerek duyulmuyor. OTT pazarının nasıl büyüdüğü konusunda fikir sahibi olmak istiyorsanız cep telefonunuza bakın. Whatsapp uygulamasını kullanmayan var mı? 800 milyon kullanıcısı olan dev bir operatör. Bu sadece GSM tarafındaki etkisi. Televizyon tarafında ise 2019 öngörülerine göre 31.6 milyar dolara ulaşan bir pazar var.
4G ve OTT pazarı
Sektör böyle can çekişirken, 4G yani LTE için hazırlıklar başladı. Pazar 4G’ye hazırlandı. Haberler yapıldı, ihale günü belli oldu. Bu bahane ile arada kaçırdığımız Aria’dan artan lisansı yeniden hizmete sokmanın planları yapıldı. Ancak cumhurbaşkanı bir anda çıkıp “4G’yi unutun 5G’ye geçelim, dedi”.
Cumhurbaşkanım bu aralar konuşulmayı tercih ettiği için sansasyonel çıkışlar yapıyor. Ama bu sefer beni de bir duraksattı. Haklı mıydı? Ne gerek vardı 5G varken 4G’ye? Yıllarca ADSL’e geçmeyelim fiber varken diyen benim için sanki daha doğru görünüyordu…
Ne yazık ki öyle değil. ADSL, fiber konusunda yorumu yaptığım zaman ki dünya ile bugünkü bir değil. O zaman ve Turgut Özal döneminde bu tip sıçramalar mümkündü. Hayat daha yavaş ve sakindi.
Şimdi öyle mi? Değil! Siz 5G’yi beklerken bir bakmışsınız, whatsapp’ın rakibinin rakibi bile gelmiş sizi geçmiş. Tabii operatörler bu olmasın diye lobi faaliyetlerine başlamış, bir anda whatsapp’i kapatalım diye garip ucubik bir karar çıkmış.
Hep mi yanlış karar alınır?
Ben hiçbir zaman sadece eleştiren olmadım. İstedim ki doğrusu bulunsun, o yapılsın. 4G’yi atlama kararı tamamen yanlıştır. Ben olsam “6G’yi biz düzenleyelim, hatta öyle düzenleyelim ki gelecekte bu G’li geçişler olmasın. Sistem kendini güncellesin” der yön gösterici olurdum.
Mutlaka öyle kolay mı bu işler diyenler olacaktır. Onların neden işine geldiğini anlamak zor değil. Baz istasyonlarını Türkiye’ye kaç marka satıyor? Bunlardan kaçı şu aralar Türkiye’ye deli gibi reklam yatırımı yapıyor? Bir araştırmak gerek.
Akreditasyon konusu
Konu televizyondan açılmışken, Sağlık Bakanlığı garip bir karara imza attı. Televizyonda konuşanlar akredite olsunlar diyor. Yahu televizyonların lisanslarının sıkıntıya girdiği bu OTT dünyasında ne akreditasyonu? Kaldı ki, karara neden olan kişi Canan Karatay. Bir profesör. Dünyanın hiçbir yerinde bir akademisyene hele de bir profesöre konuşma akreditasyonu açamazsınız, gülerler adama.