Siber güvenlik inisiyatifi

Türkiye’de siber güvenlik konusundaki ihtiyaçlar ortaya çıkmaya başlayınca, özel sektör olarak “Ulusal Siber Güvenlik Çalışmalarının Yürütülmesi, Yönetilmesi ve Koordinasyonuna İlişkin Karar”ından yola çıkarak kurulan Siber Güvenlik Kuruluna tavsiyelerde bulunmak için Siber Güvenlik İnisiyatifini kurduk. Yaklaşık iki yıldır bu kurumun farkındalık, eğitim ve rapor çalışma grubunun moderatörüyüm.
Bu hafta içinde ulusal siber güvenlik stratejisi ve 2015/2016 eylem planının hazırlanması için Ulaştırma denizcilik ve haberleşme bakanlığı koordinatörlüğünde bir çalışmaya davet edildim.
Ulusal siber güvenlik sadece Türkiye’nin önemli bir problemi değil. Daveti aldığım günlerde google’dan özel bir mail aldım. Malumunuz 9/11 İkiz Kule Olaylarının ardından neredeyse bir hafta içinde Amerikan Senatosundan terörizm karşıtı Patriot yani vatandaşlık yasası çıkmıştı. Herkes o dönemde bu yasayı gerekli ve önemli görmüştü, kimse itiraz etmedi. Ancak geçen süre içerisinde bu yasanın 215. maddesine dayanarak NSA, Amerikan Vatandaşlarını dijital olarak izlemeye başladı. Yasanın yürürlükte olduğu süre içinde başkan olan Bush ise bu yasanın genişletilip, kişisel görüşmelerin de takip edilmesi kararını aldı. Allah’tan yasanın süresi doluyor da, senato itirazları göz önüne alıp, yasayı yükümlülükten kaldırma imkanını buluyorlar. Eğer ciddi bir itiraz gelmezse yasa otomatik olarak devam ediyor. İşte google yasa devam etmesin diye bir video hazırlamız ve eğer itirazımız varsa bizi arayıp itirazlarımızı dinleyip bunu senatoya iletiyorlar.
Amerikan Vatandaşı değilseniz ve yasadan rahatsızsanız benim gibi senatörleri mention ederek tweet atmanızı yine google sağlıyor.
Ben bu durumdan birkaç şey öğrendim. Amerika’da kendi vatandaşlarını ilgilendiren bir konuda bile bir Türk Vatandaşının görüşüne saygı duyuluyor. Bu benim en önemli çıkarımım. Yasa kimi etkilerse etkilesin, bir şirket bir yasanın kaldırılmasında alanen taraf olabiliyor. Bunu açıklayabiliyor, konuyla ilgili çalışmalar yapabiliyor. Videolar hazırlayabiliyor. Bu ikinci öğrendiğim. İstihbarat için herşey mübah değil. Teşkilat konu ne olursa olsun kendi vatandaşını izleyemiyor. Bu kimse tarafından doğru bulunmuyor. Bu da üçüncü önemli çıkardığım sonuç.
Gelelim Türkiye’ye. Ben bu çalıştayda ne mi yapacağım? Türkiye’nin ileri gitmesini isteyen, herkesin aynı teknede olduğunu bilen bütün fikir önderlerinin yapması gerekeni… Bütün demokrasilerde olduğu gibi fikir özgürlüğünü, özlük haklarını ve açık görüşü savunacağım.

Backup gibi yapacaksan, hiç yapma!

Yer Akdeniz İhracatçılar Birliği Konferans Salonu. Mersindeyiz. Moderasyonunu yaptığım organizasyonun arasında sahneden inince yanıma bir grup öğrenci yaklaşıyor. Osmaniye Üniversitesi öğrencileri olan arkadaşlar, bence çok güzel bir soru soruyor. Diyorlar ki; “Bu kadar CEO neden Mersin’e kalkıp geliyorlar. Bir sürü işlerinin arasında neden burada olmayı tercih ediyorlar?”. Önce afallıyorum. Soru çok da kolay değil. Hemen ben neden buradayım diye düşünüyorum. Hızlıca cevaplıyorum “Cevap Merter Özdemir. Merter son derece güvenilir, sektörde sözüne itibar edilen bir kişi. Beni çağırdığında geldim çünkü bu işte birlikteyiz dedi. Ben de ona güvendiğim için hemen kabul ettim. CEO arkadaşlar da eminim benim gibi düşünmüşlerdir.” Ancak öğrenci arkadaşların yüzündeki merakı silemediğimi farkediyor ve “Merter bu işe neden niyetlendi” diye düşünüyorum.
Cevabı aslında Merter’in konuşmalarında duymuştum. Merter daha önce eticaret paketi satan bir şirkette çalışıyordu. Faaliyete geçirdiği 6000 eticaret sitesinin sadece yüzde 40’ının yaşadığını farkedince, eğitimin, bilinçlemenin gerektiğini hissediyor. EticaretSEM yani sürekli eğitim merkezini kuruyor. Eticaret sektöründe kiminle konuşsam, hızlı bir başlangıcın ve pazarlamanın öneminden sonra ilk bahsettikleri konu süreklilik.
Birkaç hafta önce Ofix’in pazarlama stratejisini anlatırken, CRM’deki devamlılığı ne kadar önemsediklerini, şikayet sitelerine gelen olayları nasıl dikkatle takip edip çözümlediklerini anlatmıştım.
İnternetten alışveriş yapanların büyük kısmı iyi bilgisayar kullanıcıları. Bu nedenle çoğu şikayet internet üzerinden ciddi anlamda yankılanıyor. Bu da eticaret sitelerinin daha dikkatli olmasına sebep oluyor. Ancak fiziksel dünyada hizmet sektörü bu başarıda çalışmıyor.
Ben yaklaşık bir yıl önce Backup ismi verilen bir şirketten VIP paketi aldım. Backup bir asistans hizmeti. Satışı yaparlarken her sorumuza cevap bulacaklarını her ihtiyacımızı doğru adrese ileteceklerini söyleyerek yaklaşık 2000 tl ücret aldılar. Sonra…
Malatya’ya gideceğim zaman yol durumu için aradığımda beni karayollarına bağlamayı teklif ettiler. 11880’den daha fazla bilgi alabilirdim! Evimdeki paket için kargo şirketi istediğimde, iki gün sonra hala beklediğimizi söylediğimde, biz ilettik deyip kenara çekildiler. Evde kullanamadığımız onlarca hizmeti ile Backup bende hem kendini hem de asistans hizmeti veren diğer şirketleri bitirdi. Olan mı? Olan, alamadığımız hizmetlere karşılık harcadığımız 2000 liramıza oldu!

World in my eyes

Malum internet ve teknoloji dünyası durmuyor. Ancak dikkat ederseniz tam bir kırılımın öncesindeyiz. Daha geçen gün elektrikli otomobil dünyasının kralı Elon Mask (Tesla) twitter’dan “Vallaha billaha dünyayı terk etmek için bir uzay aracı yaptırmıyorum” diye açıklama yaptı. Elon Mask’a geleceğin Steve Jobs’ı diyorlar. O nedenle bu açıklaması çok önemli. Tabii hemen arkasından uzay turizmi için hazırladığı uzay gemisini gösterdi.
Elon Mask’ın gündemine bakıldığında, Amazon’un gündemi çok gündelik kalıyor. Onlar hala şu yapılan alışverişleri hızlı dağıtmak için kullanacakları IHA ( İnsansız Hava Araçlarını ) kullanabilmek için çıkacak mevzuatın peşinde, FAA’e(Federal Aviation Administration) baskı yapıyor. Bu arada Amazon’un sahibi Jeff Bezos’un uzay çalışmaları da devam ediyor.
Twitter, yani Jack Dorsey (@jack), yine sıkıştığı yerden çıkmaya çalışıyor. En büyük problem olan fake profillerden ortaya çıkan nefret söylemini engellemek için, ülke içinde polislere şikayet sistemini kurabileceği yeni bir geliştirmeyi tamamlamaya çalışıyor.
Apple ise bir saat çıkardı demeyeceğim. Zaten bunu sağır sultan duydu.. Ancak bakıyorum da basına bu işin İsviçre bacağını, sektöre ve koca bir ülkenin gelir kaynaklarına nasıl bir tehdit olduğunu (tehdit diyorum, zararı olur mu o tartışılır) kimse tartışmıyor. Dünya bunu da konuşuyor. Bu konuyu ben de saat çıkmadan aylar önce yazmıştım. “Apple saat sektörü için tehdit mi?” başlığını internetten aratırsanız o yazıya ulaşabilirsiniz.
Gelelim google’a… Onlar şu ara herkesin internet kullanması konusuna kafayı takmış durumdalar. Tabii bu arada Türkiye’de hiç gündeme gelmese de Eric Schimdt’in Amerika başkanı ile yakın teması ve White House’la olan yakın teması tartışma konusu. Google balonlarla dünyaya ücretsiz internet dağıtımının peşinde. Bu konuda yasal düzenleme olmayan ülkeler (galiba hepsi) , ne güzel ki! internet sektörüne girecek yeni ve güçlü rakipten haberdar olsunlar. Tabii bu arada yanılmıyorsam “Zahide ile Yetiş Hayata” isimli programda son google teknolojileri anlatılıyor. Şubat 2014’te “Dijital bir fay hattına hızla gidiyoruz” başlıklı yazımda google’ın boston dynamics’i almasının robotik teknolojilerin eve girmesindeki etkilerini anlatmıştım. Aynı konuyu sağolsun Zahide üretilen robotları köpeğe benzetmiş olacak ki; bunlar en yakın dostlarımızın yerini tutamaz diye haber yapmış. İşte yıllardır yapamadığımız halka anlatma işinin başarılı bir şekli!
Gelelim Facebook’a… Onlar bugünlerde F8 isimli bir uygulama geliştirme toplantısı ile meşguller. Mark Zuckerberg (artık kim olduunu herkes biliyor) bir takım yenilikleri duyurdu.Facebook’u cep telefonlarımızda daha entegre kullanmanın yolu konuşuluyor. Bu arada facebook’un yeni yatırımı sanal gerçeklik aracı Oculus Rift’in 360 derece video çekimleri ile izleyene haberi yaşatacağı yeni dünyayı konuşuyor. Ama önlerinde tek engel var. Bu çekimleri yapmak için 26 tane kamera gerekiyor!

Ofix’in televizyon başarısı

image
EticaretSEM organizasyonu için bu hafta Çorlu’daydık. Merter Özdemir’in düzenlediği bu konferanslar dizisinde en sevdiğim anlardan biri Ofix CEO’su Alptekin ile sahnede olduğum anlardır. Ofix’i herkes televizyon reklamları ile tanıyor ancak fikrin ortaya atıldığı 2011 yılından bu yana bu kadar hızlı markalaşmanın maliyetini duyduklarında ise nefesleri kesiliyor. Salonda önce derin bir sessizlik yaklaşık (içimden kızım Zeynep Su’yu çok seviyorum diyecek kadar bir süre) sonra da sahnede konuşmayı imkansız kılan bir uğultu oluyor. Ancak Alptekin bütçeyi 15 milyon tl olarak telaffuz ettikten hemen sonra, ekliyor, bu bütçede televizyon gene de en iyi dönüş aldığımız mecra.
Televizyon’un gücünü anlatmaya gerek yok. Türkiye’nin yüzde 80’i günceli bu alandan takip ediyor. Televizyondan gelen herşeye inanıyor. Ancak bunu TRT’deki eğitimimde söylediğimde, ilk itiraz çevremizde televizyon seyretmediğini söyleyenler olduğu konusuna geldi. Ben de yeni kitabım “Televizyon Teknolojilerinde Doping Etkisi”nde bu konuyu yazdığımı söyledim. O televizyon seyretmediğini söyleyenlerin büyük çoğunluğu, ya House of Cards seyrediyor yada “Game Of Thrones”… Bunlar da televizyonculuğun yeni  mecrası olan VOD (video on demand)in bir bölümü. Yani dibine kadar televizyon. Hemen itiraz geliyor ama biz bilgisayarda izliyoruz diye. Bunun sebebi ise çok açık teknik imkansızlıklar. Zaten perşembe günü twitter hesabımda da (@atifunaldi) yayınladığım WSJ kaynaklı araştırmaya göre bu da hızla televizyon cihazına doğru değişiyoruz.
Yine en önemli itirazlardan biri de danışanlarımdan VOD’ların önüne reklam koyma konusunda geliyor. Genelde bu alanlarda reklam yerleri 4 saniye sonra geçmeye izin veriyor. Bu reklamların ortalama izlenme süresi ise 4.21 sn civarlarında. Yani devam tuşunu gören reklamı hayatta izlemiyor. Bunun sebebi ise video reklamlarının izlenmemesinden çok reklam içerik kallitesi, VOD ile reklamın ilişkisi gibi sebeplere dayanıyor. Tabii bu analizi yapmaktansa ezberlemek herkese daha kolay geliyor.
Eğitimlerde her çekik gözlüyü japon zannetmeyin diye başladığım bir bölüm var. Yeni teknolojiler konusunda en büyük hatalardan biri analiz yaparken kavramların karıştırılması. Beş yıl önce bilgisayara internetten erişenlerin bu ikisini birlikte sayması fikri şu an nasıl uzaksa, inanın televizyonculuk konusunda bugün genel geçer bildikleriniz beş yıl sonra size o kadar uzak görünecek.
Bu nedenle nasıl on yıl önce hızlı balık büyük balık ilişkisi varsa, şimdi de şu başlıkları hayatta kalmak için bilmek şart olacak. Karşınızdan bir cisim son hız geliyorken (teknoloji) algınız, analiz yeteneğiniz güçlü olmalı, koopere olmayı rekabetten önemli görmelisiniz. Yeni dünya düzeninde paylaşmak, ulaşmak, kiralamak sahip olmaktan daha doğru. Bunlardan daha önemlisi ise bilgiye (enformasyona) ulaşmanın yolunu bilmelisiniz… Bilmiyorsanız bilen birine başvurmalısınız!

Telekomunikasyon sektörünün başına gelen Enerjinin başına gelmesin

Eminim hepiniz Türk Telekom’un sancılı özelleşme sürecini, o süreçte yaşananları hatırlar. Eski Bakan Binali Yıldırım telekomunikasyon sektöründeki süreci hem liberalleşmeyi hem de özelleştirmeyi gerçekleştirdik diye kahramanlık hikayesi olarak anlatır. Sonuç ortada “Özelleşmiş” koca bir Türk Telekom (ki yeni kararla daha da büyüyor), karşısında Superonline ve birkaç küçük ve ayakta durmaya çalışan servis sağlayıcı. Bu durumda  telekomunikasyon sektöründe rekabetçi ve şeffaf bir yapının oluşturulamadığı konusunda herkes hem fikir.
Şimdi benzer bir durum enerji sektöründe yaşanmaya başladı. Ben elektrik perakende satışının özelleştiğini daha geçenlerde öğrendim. Ama her dokunduğumda sektörden ah işittim. Neler mi oluyor?
Bir kere büyük dağıtım şirketleri, aynı zamanda da perakende satış hizmeti veriyorlar. Biz telekomunikasyon sektöründe Türk Telekom’la TTnet’i bu sebeple ayırmadık mı? Birbirinin tedarikçisi olan iki şirketin olması durumunda o sektörde rekabetçi bir yapı nasıl oluşur?!?
Böyle olunca bizi özelleşmiş yapı içinde yeni kurulmuş elektrik perakende satış şirketlerine kim nasıl ulaşatıracak. Sakın ulaşamıyorlarsa hata onların demeyin zira bu şirketlerin sayısı 1 değil iki değil tam 203 şirket var. Ama bir tanesi bile kapınızı çalmıyor.
Üstelik bu iş telekominikasyon sektöründeki gibi evinize kendi modemini ve sistemini kurmayı da gerektirmiyor. Sadece ben buradan elektrik almak istiyorum diyorsunuz ve geçiyorsunuz.
Geçiyorsunuz dedim ama o lafın gelişi, zira geçemiyorsunuz. Malum bir sözleşme yapana kadar siz dağıtım şirketinin abonesi duurmundasınız. Bu nedenle geçiş için tıpkı telekom sektöründe olduğu gibi kullandığınız şirkete bu abone geçiş yapacak diye diğer şirket bilgi veriyor. Telekom’da yanılmıyorsam 7 gün gibi çok uzun bir sürede onay geliyor. Ancak enerjide daha hızlı şekilde red geliyor. Red edilen başvuruların oranı çok yüksek. Yani geçiş yapanlar bir elin parmaklarını geçmiyor. Red sebepleri ise çeşitli. Abone bilgileri doğru doldurmamış deniyor, kullanım miktarı şirket değiştirmeye uygun değil deniyor. İşte bu benim duyduğum en komik gerekçe ve düzenleme.
Efendim, eğer elektrik perakende satış şirketinizi değiştirmek istiyorsanız belli bir miktar elektrik kullanmanız gerekiyor. Yani her isteyen değişiklik yapamıyor. Üst limit olsa anlarım da alt limit çok komik. Zira büyük dağıtım şirketlerinde onların çok sevmediği az kullanımlı müşteriler kalmış oluyor. Halbuki o aboneler, küçük satış şirketleri için çok ama çok önemli. Dolayısı ile o aboneler küçük şirktlere geçebilse daha iyi bir hizmet imkanına sahip olacaklar. Üç taraf da kazanacak. Ama ne yazık ki bu gerçekleşmiyor.
Enerji sektöründeki sorunlar bunlarla da bitmiyor. Telekomunikasyonda işleri iyice sarpa sardırmışken, şimdi de aynı durum enerji sektöründe yaşatmayalım. Abone geçiş için alt sınırı kaldırıp, küçük satış şirketlerinin büyümesine imkan tanıyalım. O şirketlerden çıkan bir hizmet fikri belki de Türkiye’de enerji sektörünü değiştirecek ve vatandaşın yararına olacaktır. rekabetçi ve şefaf olmayan her sektör Türkiye’nin ve vatandaşın zararınadır.

Düzce Medya Ödülleri

image
Düzce Üniversitesi öğrencilerini medya sektöründe beni ödüle layık görmüşler. Teşekkür edip, organiasyona katıldık. Medya sektöründe dikkat çeken birçok isim ödül törenindeydi. Ben ödül töreninde en çok ödül aldıktan sonra kim ne yapıyor nasıl ve  kime teşekkür ediyor ona konsantre oldum. Samimiyetle söyleyebilirim ki; herhalde herkesin net şeklde en çok teşekkür ettiği isim organizasyon komitesiydi. Bir kaç öğrencinin gönüllü faaliyetleri ile oluşturulan ödül töreninin en büyük kahramanları onlardı.
Bence y kuşağı, z kuşağı ukalalıkları yapanlar, Düzce Üniversitesinde bu organizasyonu yapan arkadaşla konuşsunlar. Birileir pazarlama dünyasında alttan gelen kuşakları köpürtürken, aslında alnının teri ile iş yapan ve yaptığı işi en güzel şekilde yapmaya çalışan gençler de var. Törenden önce organizasyon komitesinden Mahmut Güven ile konuştum. Mahmut çok genç bir Üniversite öğrencisi bu organizasyon için önce üniversite yönetimi ile konuşuyor. Onu ikna ettikten sonra, anladığım kadarı ile Düzce’nin protokolünün tamamının desteğini alıyor. Bir kişiyii bir konuda ikna etmenin ne kadar zor olduğunu düşünürsek bence bir genç olarak değil bir insan olarak Mahmut’u alkışlamamız gerekir.
Tabii bu tip bir organizasyon için bu daha yolun başı, sonra sponsorler, ödül alacak kişiler, organizasyon yeri, sanatçılar, meneferler… Mahmut bunlarla da yetinmiyor, herkesin rahatça gelebilmesini sağlamak amacı ile ödül alanları da itiraz edemeyecekleri araçlarla aldırıyor.Tabii Mahmut bunca işi tek başına yapmıyor ama yaptıkları işe bakınca insanın takdir etmemesi mümkün değil.
Star Medya Grubunda bulunduğum dönemlerde, hem güzellik yarışmasının hem de kral tv müzik ödüllerinin organizasyonunu güçlü bir ekip yapıyorduk. Elimizin altında bir organzasyon şirketi, yüksek bütçe ve aradığımız her şeye ulaşabilme imkanı vardı. Buna rağmen bu organizasyonda bir çok konu problem oluyordu, ciddi anlamda yoruluyorduk. Bu kadar imkana rağmen Düzce Üniversitesindeki öğrenci arkadaşların ödül alanlara gösterdikleri özeni göstermemiz mümkün olmuyordu.
Düzce Medya Ödülleri Töreni benim gençlere olan inancımı arttırdı. Bahsedilen y kuşağı, z kuşağı safsatalarının yalan olduğunu gösterdi… Bu nedenle Düzce Üniversitesi öğrenclerine ve özellikle de organizasyon komitesine teşekkür ederim….Hepsini kutlarım…
Ayrıca IPTV Derneği başkanı olarak da medya alanında ödüllerin olmasını çok önemsiyorum. Zira bu sayede medya sektörü gelişip yeni teknolojilere uyum sağlayabilecek.

Whatsapp’in tıbba etkisi

image
Kasım ayından bu yana hayatımda çok önemli bir değişiklik var. Bir kızım oldu. İnsanın hayatının en önemli kırılım noktalarından biri oluyor çocuk sahibi olmak. Dünya sizin ağırlık merkezinizden çıkıp onun etrafında dönmeye başlıyor.
Tabii küçük bir çocuğun ciddi bakım ihtiyaçları oluşuyor. İşin kötü yanı, sanayi dönemi toplumdan bilgi çağına geçişte, kırılım her halde en çok çocuk yetiştirme konusunda kendini hissettiriyor. Çocuklara ilacı dayayan, operasyonları hastalıkları gidermede en hızlı yöntem olarak alan, su içirmeyi, antibiyotik kullanmayı, en kısa zamanda mamaya geçiş yapmayı doğru bilen akım, çocuğun kendiliğinden iyileşmesi, anne sütünün diretilmesi, çocuğa bir damla bile su verilmemesi, antibiyotik ve türevlerinin kesinlikle kullanılmaması gibi yenilikçi ve sadece destekleyici bir tıpla savaş halinde.
Bu savaş öyle bir hal almış ki; bir kısım doktor zatüre gibi zaten tedavisi olan bir hastalığın aşısının oluşturabileceği ateşli havale nedeniyle nörolojik sorunlara yol açabileceği ihtimali ile yapılmaması gerektiğini söylerken, bir kısım doktor ise toplum sağlığı nedeni ile mutlaka aşı yapılması gerektiğini söylemekte.
İşte bu korkunç karmaşanın içinde her ay kontrole götürebileceğiniz makul bir doktor bulmak, hele İstanbul gibi insan sağlığının, ticari kaygılara kurban edildiği bir şehirde neredeyse imkansız. İş çocuğunuz olunca, beklentiniz de sadece muayene olmaktan ciddi bir bilgilendirme brifingine dönüşünce bu ihtimal neredeyse sıfıra yaklaşıyor.
Yaşadığımız bir soğuk algınlığı sorununda bile neredeyse dört doktorun görüşünü almak zorunda kaldık. İnanın hepsinin aynı duruma farklı yorumu oldu. Bir tanesi hastaneye yatıralım, solunum cihazına bağlayalım derken, bir diğeri hastaneye gerek yok ilaç yanlısı değilim ama antibiyotik verelim dedi. Üçüncü gittiğimiz doktor hiçbir şeyi yok bu çocuğun, eve götürün günde iki kere yıkayın dedi. Teşhis ve tedavilerin farklılığından o kadar çok yorulduk ki; kızımızın sorunlarını cep telefonuna kaydedip şehir dışında hatta ülke dışındaki güvendiğimiz doktorlara whatsapp üzerinden yolladık.
Sonunda da şehir dışında bir aile doktorunun söylediklerini yaptık. Artık Mersin’de bir doktorumuz var. Tesadüf sonucu eşimin çocukluk doktoru Prof. Dr. Esat Yılgör rahmetli dayımın da en yakın arkadaşı çıktı. Her ay kızımızı artık Mersin’e götürüyoruz. Esat bey sorunların bir kısmını yine whatsapp üzerinden sormamıza imkan sağlıyor. Artık tek problemimiz Mersin’de bir havaalanı olmayışı.    

Telekomünikasyon Arenası

Geçen hafta Ceylan Intercontinental Otelinde 11. Telekomünikasyon Arena’sı organizasyonu vardı.Bu sene konumuz OTT’nin sektöre etkisiydi. Yazılarımı takip edenler bilir, ben internetin bir soğan kabuğu gibi birbirinin üzerine kurulan servislerden oluştuğunu düşünürüm.  OTT işte bu kabukların tam teknik ismi. Over The Top’ın baş harflerinden oluşan terim, başkasının altyapısını kullanarak aynı servisi vermek demektir.
Whatsapp uygulaması bir OTT’dir. Operatörlerin altyapısını kullanır.Lisans bedelleri ödüyen, iyi hizmet veremezse cezai yaptırımlara uğrayan operatörler buna tabii itiraz ediyorlar.  Ama gerek Türkiye’de gerekse dünyada bu itirazlar boşa kalıyor.
Organizasyonda BTK Başkanı Tayfun Acarer, başta olmak üzere telekomünikasyon sektörünün bütün oyuncularının oradaydı.
Açılış konuşmalarından sonra; benim moderatörlüğünü yaptığım ve konuşmacıları arasında  Rekabet Kurumu Üyesi Murat ÇETİNKAYA, ARGELA İş Geliştirme Direktörü Dr. Cebrail TAŞKIN, Türkiye’nin tek OTT TV platformunun sahibi Millenicom’un bireysel iş geliştirme direktörü Meltem Cebeci vardı.
Yoğun ve ciddi tartışmaların olduğu toplantının ardından birkaç önemli sonuca varıldı. Köşe yazılarımda da uzun zamandır söylediğim gibi ( http://tinyurl.com/atifunaldicomtr3 ) artık BTK ve RTÜK’ün birleşmesi isteği bir kamu baskısına dönüşmüştür. Ben bunun da yeterli olduğuna inanmıyorum. Birleşen bu iki kurumun başına konuyla ilgili STK’ların, özellikle de daha komplike olan televizyon sektöründeki bir STK’nın başkanının getirilmesi gerektiğine inanıyorum.
Cebrail Taşkın; operatörlerle OTT servis sağlayıcıların arasındaki ilişkinin dünyada örnekleri ile nasıl çözüldüklerini anlatıp, Türkiye’de iyi yöntemin işbirliği içinde çalışmaları olduğunu anlattı. Kabul etmek lazım işbirliği yeni çağın iş yapma şekli bu nedenle doğru yöntem olacağı konusunda şüphem yok.
OTT denilince aklımıza hep whatsapp geliyor ama bu topraklardan da çıkan OTT’ler olduğunu unutmamak gerek. Yurt dışındaki muadillerini birer tehdit olarak görürken Türkiye’dekileri de zora sokmamalıyız. Bu nedenle yapılacak  her düenlemede Türkiye’de OTT hizmeti veren şirketleri koruyucu, destekleyici olmalıyız. Zira buradaki OTT’ler dünyaya hizmet satmamızın en iyi yöntemleri.
Toplantıya katılan herkes ama herkes yüksek vergilerden şikayetçi. Bir sektörün büyümesini istemiyorsanız onu vergi ile düzenlersiniz. Bu kadar vergi, sektörü fena bir hale getirmiyor mu?
Toplantının önemli sonuçlarından biri de operatörlerin regülasyonlarla ilgili mutsuzlukları oldu. Vodafone’dan Yaşar Tekdemir bu konuyu dile getirdi. Ancak buna Avrupa İnternet Servis Sağlayıcıları Birliğinden gelen direktör Innocenza Genna ciddi bir şekilde tepki gösterdi.
Aksiyonların dışında üç konunun özellikle iletişim konusundaki önemi de herkesin dikkatinde ve hassasiyetindeydi. Bunlar; veri güvenliği, kişisel bilgilerin korunması ve vergilendirme… Bu konular ise başka bir yazının konusu olacak kadar detaylı konular.

Erdoğan twitter'a neden girdi?


Bir teknoloji yazarı olarak siyaset yazmam. Bu hafta da aslında profil bilgilerinizin internette uluslararası pazarda nasıl bir değerlendirmeye tabii tutulduğunu, aktif ve pasif veriyi ve bu verilerin etkisini yazacaktım. Ancak Tayyip Erdoğan twitter’a girince ( bu benim için yeterli bir motivasyon değildi ), bütün haberler bunu önemli bir haber olarak gündeme taşıyınca ben de yazma ihtiyacı hissettim.
Danışmanlığını yaptığım birçok siyasi Tayyip Erdoğan’ın yaşadığı süreçleri yaşadı. Hepsi ilk anda biz onlara burada hesap aç, dediğimizde önce twittercıları ötekileştirdi. Neredeyse bütün tanıdığım politikacılar bunu yaptı. Abdullah Gül de yaptı. Ama bu süreci Tayyip Erdoğan kadar uzatan kimse olmadı. Bu süreçte twitter’ı ötekileştirdiler. Bunu da neredeyse hepsi yaptı. Ama kimse BTK’dan aldığı yanlış bilgilerle twitter’ı  “vergi kaçakcısı” ilan etmedi. Bunu da yapan Tayyip Erdoğan’dı. Hatta işini kötü yapan danışmanları yüzünden Tayyip Erdoğan gezi olayları sırasında başka ülkelerin twitter’da içerik üretip halkı galeyana getirdiklerini iddia etti. Hatta daha ileri gidip bir takım kişiler bu anlamsız iddianın altını doldurmaya çalıştı.
Aradan bir süre geçti, Tayyip Erdoğan şimdi twitter’da yazmaya başladı.
 
Peki bu genel değişimin sebebi ne?
 
Şimdi sizi açıklamaya götürmek istiyorum. Cumdurbaşkanının kişisel tweetler atacağını açıklayan isim Mücahit Küçükyılmaz. Mücahit bey Cumhurbaşkanlığının sosyal medya hesaplarını yöneten kişi. Bunu Abdullah Gül zamanında da yapıyordu. Twitter’a 2010 Eylül ayında girmiş. Abdullah bey’in youtube krizi döneminde ismini birçok google yöneticisinden duymuştum. Ancak iletişimin incelikle, özellikle de Cumhurbaşkanlığında yapılıyorsa büyük dikkatle yapılması gerektiğini tecrübelerle öğrenmiş bir isimdir.
Abdullah Gül döneminden gelen bir ismin Tayyip Erdoğan’ın twitter konusundaki fikrini tamamen değiştirmesi, doğru anlatıldığında Cumhurbaşkanının doğru hareket edebileceğini gösteriyor.
 
Şimdi Ne Olacak?
 
Yıllar önceki tavsiyelerimi dolaylı veya direkt yollarla uygulayan Tayyip Erdoğan’dan, bundan sonra bir Türk sosyal ağı kurulmalı ve ben de bunu desteklemeliyim demesini bekliyorum. Türkçe’nin yaygınlığı, Türki Cumhuriyetlern etkisi ve o coğrafyadaki yerel ağların gücü göz önüne alındığında aklın yolu bir gözüküyor.
Tabii bu arada seçim öncesi hazır bu konularla ilgileniyorken, 26.12.2014 tarihli hazır eliniz değmişken başlıklı yazımdaki (http://tinyurl.com/atifunaldicomtr3 ) ince başlıkları da bir elden geçirmesi ve Türkiye’de yapılmış olan internet politikalarındaki hataları bir temizlemesinde yarar var.
 
Yaparsa ne olur?
 
Bürokrasinin milletvekili rüyaları ile sapır sapır döküldüğü şu günlerde, bilişim sektöründeki isimler de bir bilişim bakanı olma merakı içinde milletvekilliği eşiğini atlamayı planlıyor. Yaparsa bu isimlerden bazıları işsiz kalacağından siyaset rüyalarında daha hızlı girerler.

İnternetteki tasarım kriterlerimiz

İnteraktif ajansımın bulunduğu dönemlerde, kreatifini benim yaptığım bir web sitesi ile dünya ikincisi olmuştuk. Ancak hakkımızın yenildiği yarışmanın takipçileri tarafından çokca dile getirilince, bize juri üyeliği teklif edilmişti. O günden bu yana interneti değerlendirecek yarışmalara juri üyesi olarak destek vermeyi severim.
Hatta yıllar önce Microsoft Türkiye’den Çiğdem Kayali bana yeni bir yarışma fikri ile geldiğinde memnuniyetle imkanlarım dahilinde destekleyeceğimi söylemiştim. O dönemde Altın Örümcek yarışmasının jüri üyelerini, Microsoft’ta oluşturduğumuz Sitebuilders grubunun öne çıkan isimlerinden oluşturmuştuk.
Sitebuilders grubunun kurucularına teşekkür amacı ile yolladığı onuncu yıl plaketini alalı kaç sene oldu onu bile unuttum. Altın Örümcek ise bu yıl 13. ödülünü verecek. Ben bu yıl da juri üyesi olarak ilk değerlendirmeleri geçen hafta yaptım. Türkiye’de web siteleri, tasarımlar gün geçtikçe daha çoğalıyor. Yani içerikle ilgili pek sorunumuz yok. Her ne kadar bunca yıldır “TR” uzantılı alan adları konusundaki sorunlar devam ediyor olsa da, içerik farklı ülkelerin alan adlarında çoğalmaya devam ediyor.
Ancak tasarım konusundaki düşüncelerim pek de iyi değil. Yapılan sitelere bakıyorum da, yurt dışındaki benzerlerinden hiçbir farkı yok. Bir konuda site yapmaya karar verildiğinde google’da arama yapıp gelen ilk birkaç siteden biri taklit ediliyor. Buna bir de isim takılmış, “Ar-Ge” ( arakla – geliştir ). Tabii arak fikir öyle kolay kolay geliştirilmiyor. Sonra tıpkısının aynısı fikirler devam edip gidiyor.  
Gelelim Türkiye’de yapılan web sitelerindeki en ciddi problemlere. Bunların başında hani “imamın söylediğini yap, yaptığını yapma” denir ya, işte tam öyle bir sorun var. Herkes mobilin çok önemli bir güç olduğundan bahsediyor ancak bırakın mobile özel site geliştirmeyi, “responsive” dediğimiz mobilde de görünen siteler yapmayı bile beceremiyorlar. Bu, benim gibi uzun süredir bilgisayar önüne oturmamış kişiler için başlı başına bir dert olarak ortaya çıkıyor.
Hatta geçen hafta Eskişehir’de gerçekleştirdiğimiz eticaretSEM, organizasyonunda izleyicilerden biri bankaların 3D güvenlik sayfalarında bile mobil desteği olmadığından bahsetti. Bunu da incelemeye devam edeceğim.
İkinci önemli problem ise, genel tasarım kriterleri. Tamam genel bir tasarım standardı yakalamak ve işin “iş” kısmını öne almak için wordpress gibi altyapılar kullanılsın, standart şablonlar uygulansın diyoruz ama bunu herkesin yapıyor olması çok yanlış. Bütçesi olan büyük projelerin mutlaka özgün tasarımlar peşnde koşuyor olması lazım.
Hatta nasıl Amerika, İngiltere, Japonya, Çin ve Kore’nin farklı web tasarım kriterleri oluştuysa, Türk tasarımının da genel motiflerini (tabii evrensel kriterlere ve trendlere uygun biçimde) web sitelerine uygulamamız gerekiyor. Şimdi bunu okuyup, biz “Türkler” böyle yaparız diye acaip tasarımlar gelmemesi adına, evrensel kriterler ve trendlere uygun olması gerekliliğinin bir kere daha altını çiziyorum.