Kategori: Uncategorized

I’ll never let you see
The way my broken heart is hurting me
I’ve got my pride and I know how to hide
All the sorrow and pain
I’ll do my crying in the rain
If I wait for cloudy skies
You won’t know the rain from the tears in my eyes
You’ll never know that I still love you
So though the heartaches remain
I’ll do my crying in the rain
Raindrops falling from heaven
Will never wash away my misery
But since we’re not together
I’ll wait for stormy weather
To hide these tears I hope you’ll never see
Someday when my crying’s done
I’m gonna wear a smile and walk in the sun
I may be a fool
But till then, darling, you’ll never see me complain
I’ll do my crying in the rain
I’ll do my crying in the rain
I’ll do my crying in the rain
I’ll do my crying in the rain

Uzaylının teki, “bu dünyalılar çok acayip, güneşin etrafında bir tur daha dönmeyi kutluyorlar demiş.”… Aslında bu uzaylının bilmediklerini anlatmakta yarar var.
Bak uzaylı, biz güneşin etrafında bir tur daha dönmeyi kutlamıyoruz. Geleceğimizi kutluyoruz… Gelecek dostluklarımızı, sevgilerimizi kısacası ümitlerimizi kutluyoruz.
Yaşanmışlıklarımızı kutluyoruz. Kapısından giremediğimiz odalara bir daha girebilmenin olasılığını kutluyoruz, her yeni gün doğan güneşin aydınlattığı hayatımızda ışıltılı anları kutluyoruz. Bir yıl daha bu dünyada sevdiklerimizle güzel günler geçirebilmenin ihtimalini kutluyoruz.
Gece salonda uyuya kalan çocuğunuzu bir kere daha öpüp yatağa yatırabilme güzelliğini yaşamanın ihtimalini, saatlerce gülerek boğuşmayı, bu aralarda oluşan yaralarını öpmeyi kutluyoruz. Soğuk havada, kahvenin keskin kokusu altında donarak puro içebilmeyi, karın sıcağında göl etrafında gece yarısı yalnız başına yürüyebilmeyi, çakırkeyf ağızda çikolata şampanya patlatmayı ve bunların arkasındaki mutluluğu kokluyoruz. Bazımız dışarda kestane kokusu altında karda yürümeyi, bazımız evde ocakta çocukları ile kestane yemenin keyfini kutluyoruz.
Biz yeni bir yılı değil, hayatta biriktirdiklerimizin getireceği güzellikleri ve çatı katında unuttuğumuz kutuların bulup içinden çıkaracağımız mutlulukları kutluyoruz.
2020’y kutluyor gibi görünsek de biz geçmişimizi, bizi 2020’nin kapısına getiren o güzel duyguları kutluyoruz.
Senin de yılbaşın kulu olsun uzaylı.

Efendim geçen hafta FTC ( Amerika Birleşik Devletleri Federal Ticaret Komisyonu) önce Youtube’a, Youtube Kids servisi üzerinden 18 yaşından küçük çocukların bilgilerini topladığı için milyar dolarlar civarında, sonra Facebook’a topladığı bilgilerin çalınmasını engelleyemediği için 5 milyar dolar ceza kesti. Toplamda bir haftada 10 milyar dolar gelir. Bunu vatandaştan toplamaya kalksanız dünyanın zamanını alır. Mesela bu parayı Çin’den alınan 5-10 dolarlık e-ithalat üzerinden 7.5 tl diye toplamaya kalksanız, 7-8 milyar sipariş yapar. Attığınız taş ürküttüğünüz kurbağaya değmez. Bilmem anlatabildim mi?
Yani demem o ki, teknoloji şirketleri devlet için çok değerli bir gelir kapısı. Ama tabii onları önce büyütüp geliştirmek gerekiyor. Geçenler de Amerika’da bir araştırma yayınlandı. Detayları ile ilgilenmeyeceğim ama başlığı “İnternete bağlı olmayan Amerikan vatandaşı yüzde10″ ve devamındaki yorum ise çok ilginç. “Bu insanlar nasıl yaşıyorlar” diyorlar.
Biz de Türkiye’de internet şeytan icadı, sosyal medya kötülüklerin anası diyen insanlarla uğraşıyoruz. Ben bunlara güneşten korkan yerliler diyorum. ). 1991’de internet anlattığımızda bunu fırsat, 2000’li yıllarda zorunluluk, 2010’da kaçmış imkan, şimdi yokluğunun yok olmaya yol açacağı tehdit olarak anlatıyorum. Ama Gaziantep’te sanayi odasında Amazon’un sahibi Jeff Bezos deyince hala tepki alamıyorum. Halbuki Jeff Bezos Gaziantep Ticaret Odasındaki iş insanlarının yaptığı işi yapan ve şirketi 1 trilyon dolar olan bir işadamı! Ancak Google’ın vergi vermediği, reklam aldığı gibi konulara gelince de herkes şahin kesiliyor. Okumuş birçok kişi site bloklamalarının arkasında vergi vermemeleri gerçeğinin olduğunu sanıyor. Buradaki gizli amacı ve wikipedia özelindeki olayı konuşmak için bir kenara bırakıyorum. Ancak bu bloklama stratejisi yanlıştır. Bakın bu sebeple Türkiye’den Uber, booking.com, PayPal gitti. Airbnb can çekişiyor.
Uber yolcu ve sürücülerine kesilen cezalar yüzünden devlet vatandaşı ile karşı karşıya geldi. Sonunda baskılara Uber de dayanamadı. Halbuki Ulaştırma Bakanlığı sizi kovacağız stratejisi yerine, çalışın cezasını ödeyin yaklaşımını gütseydi ve cezayı vatandaşa değil şirkete kesseydi, durum bu mu olurdu? Bu bloklamalara bakılınca amaç üzüm yemek değil bağcı dövmek gibi görünüyor ve eğer bir sektöre ilk girenleri döverseniz, üzüm yiyecek sektör kalmaz.
IPTV derneği başkanı olmam nedeniyle OTT TV sektöründe regülasyonlar konusunda çalışmak üzere RTÜK geldi. Yeditepe Üniversitesinde çok güzel bir çalıştay yaptık. RTÜK o zaman daha Netflix’in bulunmadığı sektörü regülasyonlarla sıkmamak kararımıza uyum gösterdi. Şimdi bu sayede bir Netflix’inden, Blutv’sine küçük de olsa bir sektör oluştu. Kapatmak, küçültmek bu çağda sadece bize zarar verir.
Google, Huawei olayı sanıyorum, bir yazılımın (işletim sistemi), ne kadar önemli olduğunu anlattı sanıyorum. Yıllardır Yazılım Sanayicileri Derneği Başkanı Doğan’ın anlattığını birebir önümüzde gördük. Yazılım neden bir sanayidir, Pardus’u kaybederek neleri kaybettik eminim hepimizin gözünün önünden bir film şeridi gibi geçti. Üstelik askeri çevrelerde bu yeni yaşanan bir olay da değil. Aslında milli askeri üretimden asıl kasıt yazılım olmalıdır. O olmadan istediğiniz donanımı geliştirin bir işe yaramaz.
Peki ne yapmalıyız?
Wikipedia konusunu ayrı tutalım demiştim zira bu bir kültür meselesi. Türkiye wikipedia’da içerik üretemezse Türkçe bundan çok zarar görür. Ancak Wikipedia’nın bloğunu açmak soruna çözüm olmuyor. Bence bu davaya TDK, Kültür Bakanlığı da müdahil olmalı. Amacımız Wikipedia’yı kapatmak veya açmak değil, Türkçe içeriğin, içeriği 10 saniyede silen moderatörlerin elinde kalmasını engellemek olmalı. Sakın yanlış anlaşılmasın bu iş devletin yapacağı bir iş değil.
Ama booking, uber ve paypal’ın Türkiye’ye girmesi mutlaka çeşitlilik açısından önemli. Çeşitlilik bir ülkenin şirketlerini kovup, diğerlerini getirmekle olmaz. Yine tekel ve pazarda hakim konumda şirketler olur.
Pazarda hakim konum demişken, video pazarında Türkiye’de hakim konumda olan Youtube’un geçen hafta Youtube Music’in Türkiye lansmanını yaptığını da unutmamak gerek. Turkcell’in Fizy uygulamasını ve o sektöredeki birçok küçük girişimi baltalayacak durumda olduğunu eminim Rekabet Kurumu farketmiştir. Bunu kesinlikle incelemeleri gerekiyor. Buna benzer, Microsoft Windows’un pazardaki hakim konumunu kullanarak Internet Explorer dışındaki tarayıcıların gelişmesini engellediği için Avrupa Birliği’nden ciddi ceza yediğini unutmamak gerekiyor.
Malum dünya değişiyor. Her ne kadar Endüstri 4.0 tutmasa da, dijital dönüşüm tüm hızı ile sürüyor. Bu yeni dünyada, şirketlerin, kurum ve kavramların devamlı değişeceğini unutmamak lazım. Bu değişimin mutlaka takipçisi olmak ve uyum sağlamak lazım. Zaten zeka da bu değil midir?

Geçen hafta Meclis Araştırma Komisyonu, kurumlara tavsiyede bulunmak için teknoloji bağımlılığını nasıl önleyeceğini konuşmuş. Ortaya dünyadan bir iki örnek çıkmış. Bunlardan biri Güney Kore’de uygulanan ve belli bir saatten sonra teknolojik cihaz kullanımını engelleyen Külkedisi Yasası olmuş. Malum hikayeyi herkes bildiği için bir daha anlatmıyorum. Belli bir saatten sonra teknolojik dünyadan gerçek dünyaya geçiş sağlanır. Bir de Çin örneği var. Bu bir çeşit oyunlaştırma (gamification). Zamanından önce her çıkış, az oynanan oyun bir puan kazandırıyor. Tabii ki bu konuda yerelleştirmenin de yapılması gerektiği konusunda çok fazla söylem var, yok değil. Çözüme odaklı olma fikri güzel olsa da genel de bu tip konular çok karmaşık ve birden fazla nedenden ortaya çıkan büyüyerek fil kadar olmuş problemlerdir. Peki bir fili nasıl yersiniz? Tabii ki parçalayarak!

Önce ciddi bir analiz

İsterseniz önce şu literatürü elden geçirelim. Teknoloji bağımlılığından kasıt nedir? Bağımlılığın tanımını psikiyatristlere bırakmak sureti ile isterseniz teknolojiden kastın ne olduğunu konuşalım. İlk aklıma gelen ekran bağımlılığı. Tablet, telefon veya televizyon hepsi çok kullanıldığında yaşam kalitesini düşüren cihazlar. Öncelikle hepsinin ortak olduğu noktadan bahsedelim. Her ne kadar genetik yetenekler etkili olsa da bu cihazların ekranlarından çıkan mavi ışığın görme kayıplarına yol açtığı uzun zamandır biliniyor. Peki bu mavi ışığın sebebi nedir? Tabii ki üretim maliyetlerini düşürmek. O zaman eğer teknoloji bağımlılığından kasıt ekran bağımlılığı ise bunu çözmenin yolu sektörün panel diye tanımladığı halk arasında ekran diye bilinen ürünün üretimine devlet destek verir ve yüksek kaliteli üretim sağlanır yada bir teşvik ile üretim maliyetlerini mavi ışık kadar düşüren ancak insan sağlığına etkisi olmayan bir çözüm bulunur.

Bu sorunun tamamını çözmeyecektir. Tablet ve telefon kullanımında yanlış durmak, boyun, yatarak kullanmak tablet ağırlığından dolayı özellikle iskelet yapısı oturmamış gençlerin kaburga yapılarında bozulmalara sebep olur. Bunun için çözüm özellikle bu tip kullanımları engelleyici bilinçlendirme filmlerinin hazırlanmasıdır. Bunu da muhtemelen Sağlık Bakanlığı üstlenmelidir. Bu konuda destek ürünlerinin okullarda dağıtılması da özendirici olacaktır. Ben bu modülü diğerlerinin yanında küçük bir sorun olarak görüyorum çünkü zaten spor alanında da özendirici faaliyetler bulunması bu sorunu minimize etmiştir.

Eğer teknolojiden bağımlılığından kasıt, sosyal medya bağımlılığı ise, bunun da çözümü kolaydır. Önce hem Türkçe hem de coğrafik bilgi paylaşımlı özel sosyal ağların oluşması teşvik edilir. Bu sayede gençler bölgelerinden çıkmamış olur. Bu bir süre sonra fiziksel bir ilişkiye doğru gider ve gençler evlerinden çıkmaya başlar. Bu arada sosyal ağlar ve internetin sanal alem olmadığı ve siber mekanlar olan bu yapılarda gerçekleştirilecek her türlü faaliyetin fiziksel dünya gibi sorumlulukları olduğu çeşitli faaliyetlerle anlatılır. Bunun nasıl yapılması gerektiği konusunda devletin imkanlarının mutlaka seferber edilmesi gerekmektedir. Türk bir sosyal ağın oluşturulması gerektiği ve bu konuda en üst seviyeden teşvik ve himaye edilmenin önemli olduğunu konuşmalarımda ve yazılarımda uzun zamandır yazıyorum. Üretmek önemlidir. Ancak ürettiğini dağıtabilmek daha önemlidir. Türk fikirlerinin bu coğrafya ile ilgili olanlara dağıtılması için sosyal ağlar çok önemlidir.

Eğer teknoloji bağımlılığından kasıt, gençlerin video kaynakları karşısında zombileşmesi ise. Bu da kolayca çözülebilecek sorundur. İki aşamalı bir çözüm bulunmaktadır. Birinci aşamada Türkçe video içeriğinden fazla Türkçe uygulama oluşması için devlet teşviğinin arttırılması. Bu aynı zamanda Türkçe’nin yaygınlaşması için de önemlidir. İkinci aşamada ise bu uygulamaların dünya genelinde popülerleşmesi için tanıtım faaliyetlerinin yapılması.

Son olarak eğer teknoloji bağımlılığından kasıt bilgisayar oyunları ise. e-Spor’u, federasyonu olan bir spor dalı haline getiren ve markaların bu konuya nasıl asıldıklarını farketmeyen kurumların bilinçlendirilmesi gerekmektedir. Eğer teknoloji bağımlılığından kasıt bilgisayar oyunları ise, o zaman konuya interneti karıştırmak haksızlıktır. Bilgisayar oyunları sorunu internet olsa da olmasa da sorundur. Eğer bahsettiğimiz bilgisayar oyunlarına bağımlılıksa bilgisayar da, ekran da internet bağımlılığı da bu sorunun yanında masum kalır.

Geçen hafta iki gelişme herkesin dikkatini çekti. Biri Greta diğeri Atlas.
Greta bir kahraman değildi. Bilmediğimiz birşeyi söylemedi. Hepimizin bildiği bir gerçeği haykırdı. Bir devrimin ateşleyicisi olamadı.
Atlas da bir kahraman değildi. Yapılması imkansız birşeyi yapmadı. Hepimizin kısa zamanda yapılacığını bildiği birşeyi yaptı. Bir devrimin ateşleyicisi olamadı.
Zaten insanlığın gelişimini gören uzmanlar, yakın zamanda dünyayı değiştirecek bir devrim de görmüyorlar. Ancak hepimiz bu iki olaya keşke bir devrimin parçası olsa diye baktık. Çünkü hepimizin bu gidişatı değiştirecek köklü bir devrime ihtiyaç olduğunu görüyoruz. Dünya hızla kirleniyor ancak ne 3 boyutlu yazıcılar, ne de üzerine milyar dolarlar yatırım yapılan uzay teknolojileri bizi kısa zamanda Mars’a yerleştiremiyor. Üstelik üzerinde gram su bulunmayan Mars’dan daha iyi bir alternatif de koskoca evrende çıkmıyor. Yapay zeka ve robotlar laboratuvar ortamlarında harikalar yaratsalar da üzerlerindeki güç üniteleri onları sadece 1 saat idare edebiliyor. Üstelik yaşamamızı sağlayacak yeteneklere de sahip değiller.
Dünyanın kirlenmesini engellemek için yapılan araştırmalar bu gidişata bir dur deme yöntemi buldu aslında. Öyle pek de roket bilimi değil. Ağaç dikin diyor! Bulduğunuz her yere ağaç dikin. Geçen gün eşim “bizim bir koru oluşturmamız gerekiyor” dedi. Kendisi okul öncesi dönem çocuk eğitimi üzerine çalışıyor. İçimden Afrika’da koca ekosistemlerin parçası olan ağaçları tuvalet kağıdı üretmek, kapitalizmin yağını çıkartmak için kesen şirketlerin tüketimi hızında bir üretim yapabilir miyiz diye düşündüm. Güldüm. Verdiğim cevabı size bu yazının sonunda söyleyeceğim.
Dünyanın yaşanamaz olması sorunu yetmiyormuş gibi bir de başımıza şu nasıl neyi öğreteceğini bilemediğimiz yapay zeka tehdidini çıkardık. Çıkarımları hem yazılım hem de donanım dünyasını tehdit edebilecek, atlas gibi bir robotla canlılara hayati tehlike yaratabilecek bir oluşum.
Geçenlerde yine sosyal medyada çokça dönen bir video vardı. Yapay zeka hakkında Elon Musk ile Jack Ma bir konferansta konuşuyorlardı. Elon Musk yapay zekanın etik değerleri olmazsa başımıza bela olacağını söylerken Jack Ma, insanlığın bu konuda çözüm bulacağından emin olduğunu söylüyordu.
Herkes çoğunlukla yorumlarında bir tarafı haklı görmüştü. Elon Musk severler Jack Ma’nın kendine güveninin çok da mantıklı olmadığını düşünüyorlardı. Ben aslında bu konuşmaya bir fikir ayrılığından ziyade, çözüm üretişinde metod farkı olarak bakıyorum. Elon Musk sorunu ortaya çıkmadan çözmekten yanayken, Jack Ma Çin kültüründeki alışkanlıklarından yola çıkarak olaya en güçlü olduğu noktadan insan sayısındaki ve kaçınılmaz olarak kalitesindeki yükseklikten yararlanarak bir çözüm bulmaya çalışıyor.
Halbuki dünyanın kirlenmesine bulunan çözüm gibi bu tehdide cevabımız da son derece basit. Hayır bu sefer ağaç dikmemiz gerekmiyor. İnsanlığın artık bacaklarını açıp daha hızlı koşmayı öğrenmesi gerekiyor. İnsan zeki bir varlık diyoruz. Zeka ise ortama uyum sağlama sanatıdır. Ancak sanayi toplumu bize sadece ortamı kendimize uydurmayı öğretti. Dünyanın zeka açısından herhalde gelmiş geçmiş en kara dönemidir. Zeki olmaktan bahis ediyoruz ancak zekamızın en güçlü dönemini aylak aylak geçiriyoruz.
Dünya üzerinde en hızlı öğrenen yaratık 0-3 yaş arasındaki insan yavrusudur. Bu dönemde insan, hem vücudunu kullanmayı, hem alet kullanmayı, hem dilini kullanmayı hem de konuşmayı öğrenir. Bu hızda bir öğrenmenin olduğu dönemlerde insan beyni gelişir. Unutamadığım konuşmalardan biri Dr. Brenda Fitzgerald Atlanta’da yaptığı konuşmaydı. İnsan beyninin nöronlar arası bağlantılarının büyük kısmının 0-1 yaş arasında oluştuğunu, 3 yaşına kadar ise büyük kısmıyla beyinin şekillendiğini anlatıyor. Bu süreçte dili ve kelime öğrenmenin ne kadar önemli olduğundan bahis ediyor.
Dünyada 3 yaşına kadar çocukların artık eğitim alması son derece yaygınlaşıyor. Özellikle İngiltere ve kuzey avrupa ülkelerinde bu neredeyse üst sınıfın çocukları için oluşturduğu en önemli gelecek adımı. Zira bu dönemde oluşturulan iyi bir temel çocuğun üniversite eğitimini de garanti altına alıyor.Türkiye’de ise durum çok fena. Bu konuda eğitim veren yerler çok az. Ancak dikkat ediyorum son dönemde NEF gibi vizyoner şirketler bu tip özel okulları yaptıkları yeni projelere ekliyorlar.
Üç yaşa kadar olan eğitimi, üniversite ile ilişkilendirmemin sebebi konunun şu an ki hayat algılayışımızla anlaşılmasını sağlamak yoksa dünyanın bir çok yerinde olduğu gibi ben de çocuklarım büyüdüğünde ne şu an anladığımız şekli ile bir üniversitenin olacağına ne de konuştuğumuz iş, yemek, para ilişkisinin olacağına inanmıyorum.
Zaten bu kadar tehdit varken dünyanın varlığı da işte bu küçük yaşta beyinlerini esnetmiş çocuklarımıza bağlı olacak. Asıl devrim bu çocukların sayısına bağlı.

Geçen hafta sanayide dijitalleşme alanındaki ilk Ar-Ge çalışmalarını gerçekleştirmiş olan teknoloji şirketi Doruk’un uluslararası genişlemeden sorumlu yönetim kurulu üyesi Aylin Tülay Özden ile çok keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. Endüstri 4.0 hakkındaki görüşlerimi çoğu okurum bilir. Ancak Aylin hanım buna da yeni bir bilgi kattı. Bugüne kadar yapılan bütün devrimlerin mühendislik olduğunu söylüyor. Katılmamak elde değil. Bu nedenle endüstri 4.0’ı bir endüstriyel devrim olarak algılamak pek mümkün değil. Ancak tabii ki endüstri 4.0 tarafından alacağımız çok şey var. İşte Aylin hanım sektörde endüstri 4.0 kavramını yaptığı işe harika şekilde oturtmuş bir işkadını.
 1998 yılından bu yana endüstriyel işletmelerin üretim operasyonlarının dijital olarak yönetilmesi için akıllı ve dijital üretim yönetimi sistemleri geliştirip kuruyor. Fabrikaların gerçek durumundan otomatik geri bildirimler alarak yeni kararlar verebilen bu sistemler, işletmeleri endüstri 4.0 evresinde akıllı fabrika ve dijital fabrika olarak da adlandırılan yapıya dönüştürüyor.
Aylin hanımları özel yapan en önemli konu, üretim yapan fabrikaların dijital dönüşümlerini, cihazları değiştirmeden eklentiler yaparak gerçekleştirmesi. Bu maliyetleri düşürürken, dijital dönüşümde sonuç alma sürecini (ROI)  de ciddi anlamda hızlandırıyor.
Aylin hanım iş yapış şekillerini iki ana başlığa indirgemeyi başarmış. Birincisi her fabrika için dijital dönüşüm ikincisi ise operasyona ekstra maliyet getirmeden dijital dönüşüm. Bunu yapmak için üretim yapan makinelerin Türkiye’de yüzde 40 olan ortalama çalışma süresini fabrika içinden doğru veri alıp, yapay zeka ile predictive analizler yaparak dünya önerilen standartları olan yüzde 85’e çıkarmaya çalışıyorlar. Tabii maliyetler az olunca, yatırımın geri dönüşü de çok hızlı oluyor. Aylin hanımlar bu konuda çok iddialı; yatırım dönüş süresinin iki ay olduğunu, ilk yıl sonunda cirolardaki artışın eksponansiyel olarak artacağını söylüyor. Bu bir iddiadan çok, çalıştıkları şirketlerden aldıkları geri bildirimlerden oluşturdukları hesaplar.
Tabii bunları durunca ilk aklıma gelen, yurt dışına açılmayı düşünüp düşünmedikleri oldu. Doruk, ilk şirketini Amerika’da kurmuş. Markasını Amerika’da yaygınlaştırmak ve ProManage uygulamasını sanayicilere ulaştırmak hedefiyle ABD’de şirket kuran Doruk, aynı zamanda Boeing, Tesla, Microsoft gibi pek çok farklı sektörden dev firmanın yer aldığı Chicago’daki DMDII Teknopark bünyesinde yer alarak bu firmalarla özellikle üretim yönetim sistemleri alanında ortak projeler gerçekleştirmeyi amaçlıyor. Bu amaçla Tesla ile şimdiden bilgi paylaşımı yapmaya başlamışlar. Hepimizin de takip ettiği gibi Tesla özellikle üretim sürecinde optimizasyon konusunda problemler yaşayan ve bu süreçleri devamlı iyileştirmeye çalışan bir şirket.
2018 yılında yüzde 50’lik büyüme gerçekleştiren Doruk, cirosunun yüzde 55’ini ar-ge  çalışmalarına ayırmış bir yazılım şirketi. Aylin hanım bu yılı yüzde 250 büyüme ile kapatmayı planlıyor. Gördüğüm kadarı ile şirketin bu yıl için en büyük beklentisi de bu değil. Bugüne kadar Almanya, Fransa, Çin, Kanada ve ABD’de üretim teknolojileri alanındaki pek çok fuara katılarak rotasını iç piyasanın yanı sıra aynı zamanda yurtdışına çeviren Doruk, 2019 yılında yeni gelecek hedefini “dünya markası olmak” olarak belirlemiş. 2020 sonuna kadar Almanya ve Japonya’da ofis açmayı planlayan Doruk, orta ve uzun vadede tüm Avrupa ülkelerine ulaşmayı ve Asya pazarına giriş yapmayı hedefliyor. Sanayide dijital dönüşümün öncelikli olduğu merkez ülkeleri hedef alarak global genişlemesini ilerletmek isteyen şirket, sahip olduğu rekabetçi teknolojileriyle şu an bu ülkelerde önemli fırsatlar oluşturmuş durumda.
Aylin hanımlar ve Doruk Türkiye’de büyümeye çalışan şirketler için iyi bir rol model. Faaliyet alanını dünyada gelişen sektörlerden birinden seçen şirket, bu alanda içinde bulunduğu ülkenin dinamiklerini anlayan ürünler üretmiş. Bu süreçte dünyayı takipten vazgeçmemiş. Kazandığının büyük kısmını ar-ge’ye, geri kalanını ise uluslararası büyümeye yatırmış.
Ben yazılım sektörünün Türkiye’nin güçlü alanlarından biri olduğunu düşünüyorum. Bu alanda Doruk gibi pek çok teknoloji şirketinin Türkiye’nin isminin duyulmasında etkili olacağı izlenimindeyim.

Son dönemde Marriott Otelin 500 milyon kullanıcısının bilgilerini çaldırması, özellikle yönetici ve işadamları için otellerde kalma konusunda ne kadar dikkat gerektiğini ortaya koydu. Mariott’un bu başına gelen ilk defa da olmamıştı. Daha önce de çeşitli otel binalarına yakın yerleden ev tutan hackerlar, konukların kullandığı wifi’ı dinleyerek birçok kişinin kredi kartı bilgilerine ulaşmışlardı. Görünen o ki; otellerdeki tek kirli şey televizyon kumandaları değil aynı zamanda kirli bir dijital üne de sahipler.
Bu nedenle bu hafta yıllardır birçok otele giden birisi olarak sizinle hijyen konusunda (kısa bir analog arkasından dijital) yapabilceklerinizi paylaşmak istedim.
Öncelikle analog
Tecrübelerim gösteriyor ki; bir otel size hiçbir zaman elindeki en iyi odayı vermez. Bu nedenle odanızı mutlaka önceden onaylatın. Otele girdiğinizde ise double check yapın zira genelde onaylattığınız görevli notu iletmemiştir. Bu nedenle istediğiniz hiçbir şeye ilk söylemede sahip olamazsınız.
Oda değişimi işlemini yaparken, mutlaka nazik olun yoksa daha sonra alacağınız oda servisinin kalitesi daha doğrusu hijyeni ciddi anlamda düşecektir. Unutmayın, yüzde yüz müşteri memnuniyeti çalışanların değil yöneticilerin beklentisidir.
Her ne kadar odanızın temizlendiği, tuvaletinizin hijyen edildiği söylense de şu ana kadar kumandayı temizlediğini söyleyen sadece bir otele rast geldim. Onda da bana pek inandırıcı gelmedi. Kumanda odanızdaki en kirli şeylerin başında gelir. Çıplak elle tutmamaya özen göstermenizi salık veririm.
Ben genelde kumanda için çantamda poşet bulundururum. Yoksa paniklemeyin otelin terlik poşetleri kumandadan sizi korumak için birebirdir.
Bir de malum kettle ile ilgili söylentiler var tabii. Onun bir şehir efsanesi olacağına, hiçbir müşterinin böyle bir vicdansızlığı yapmayacağına, bunu uyduranların şeytanlık yaptıklarına inanmak istiyorum. Ama ne olursa olsun, ben odadaki kettle’ı da kullanmamaktan yanayım. Tabii aynı durum odaya söylenen üstü açık her türkü içecek ve buz için de geçerli.
Şimdi gelelim dijitale
Bulunduğunuz otelin wifi adresini hemen girişte soranlardansanız, eğer çok genel kullanımlı bir bilgisayarınız veya bir VPN’iniz yoksa hiç boşuna sormayın. Çocuğunuza video seyrettirmek için istemiyorsanız, wifi’a bağlanmayın. Bu wifi’ların çoğu hiç güvenli değil. Size kısaca olabilecek tersliklerden bahsedeyim. Sizin bağlandığınız router cihazından geçen bütün trafiği dinleyen bir konuk olabilir. Konuk bunu yapmıyorsa bile otel içinde özellikle IT’de çalışan biri bunu rahatlıkla yapabilecektir. Bunu tarayıcınızı gizli modda çalıştırarak çözemezsiniz. Bu arada birileri size https ve/veya başka bir protokolün güvenli olduğunu söylüyorsa bilin ki bu protokoller belli durumlarda güvensiz protokollere geçiş yapabilirler. Bu aşamada ulaştırılacak gizli veriler yine birçok kişi tarafından görülebilir. Bunu engellemenin yolu bir VPN çalıştırmaktır. Kullanacağınız VPN ticari ise unutmayın şifrelerininiz onların yöneticileri tarafından da görülebiliyor.
Bu yüzden size açık kaynak kodlu TOR tarzı bir tarayıcı önerebilirim. Yada benim gibi her cihazınıza ayrı bir internet veya tek bir hotspot üzerinden internet kullanımı doğru olacaktır.
İnternet güvenliğiniz zayıfken şifreleriniz internet hattı üzerinden yol alıyor olabilir. Üstelik çoğu şifreniz birbirinin aynısı olma ihtimali çok yüksektir. Bu tip durumlarda şifreniz bir kere elde edilince yıllarca birçok hesabınıza birçok insan girer ve haberiniz olmaz. Burada benim önerim bir şifre yöneticisi kullanmanız yada her seferinde şifre unutmuş gibi yeni şifre talep etmeniz. Giriş işleminizi yavaşlatacak olsa da bu zekice bir şifre koruma sistemidir. Sizin bilmediğiniz bir şifreyi başkasının bilme ihtimali de yoktur. Tabii sizin emaillerinize ulaşma imkanı yoksa.! 🙂
Personal hotspot kullanıyorsanız, mutlaka zor bir şifre koyun ve arada sırada bağlı olanların listesine mutlaka bakın. Bu arada bunu Blutooth için de arada sırada yapın. Zira otellerde bu sayede de çok fazla bilgi kaçağına denk geliyorum.
İşin başı doğru sistem kurmakta
Öncelikle benim verilerimi kim ne yapsın demeyin. Bu nedenle hayatı mahvolan bir sürü insan bulunuyor. Özellikle iş adamı iseniz, çeşitli olmayan tek bir güvenilir sisteme yatırım yapın. Ben bu konuda Apple ürünlerini daha güvenli buluyorum. Tabii bu açıkları olmadığı anlamına gelmiyor. Bu açıkları kapatmak için de farklı uygulamalar kullanmak gerekiyor. Ben VPN olarak ExpressVPN kullanıyorum ama bu tek başına tabii ki yetmiyor, apple sistemlerde kimin hangi bilgimi aldığını öğrenmek ve bunu bloklamak için de Guardian isimli bir program kullanıyorum. Bir de tabii ki yerimi algılayan web sitelerine karşı AdBlock kullanıyorum.
Bütün oteller mi kötüdür?
Tabii ki bütün oteller kötü değildir. Yine kişisel deneyimlerimden yola çıkacak olursak, Türkiye’de Regnum, the Marmara Bodrum bu konularda iyi tecrübe yaşadığım oteller. Dubai’de Jumeirah, Marseille’da Intercontinental otelleri ise yurt dışındaki en iyi deneyimlerim.
Ancak neredeyse hiçbir otelin birincil önceliği dijital güvenlik değil. Ama amacı konuğunu evinde hissettirmek olan ve analogda bu konuda hiçir güvenlik açığı vermemeye çalışan otellerin, dijitalde bu konuda ciddi anlamda açıklar vermesi size de garip gelmiyor mu?

1. “Güzele bakmak sevaptır” değil, “Güzel bakmak sevaptır” biçimindedir. 2. “Azimle sıçan duvarı deler” değil, “Azimli sıçan duvarı deler” bçimindedir.
3. “Göz var nizam var” değil, “Göz var izan var.” biçimindedir. (izan: anlayış, anlama yeteneği. nizam: düzen, kural) 4. “Eşek hoşaftan ne anlar” değil, “Eşek hoş laftan ne anlar” biçimindedir.
5. “Aptala malum olurmuş” değil, “Abdala malum olurmuş” biçimindedir. (aptal: alık. abdal: derviş)
6. “Kısa kes aydın havası olsun” değil, “Kısa kes aydın abası olsun” biçimindedir. (aba bir giysidir ve Aydın efesinin abası kısa ve dizleri açıktır.)
7. “Su uyur düşman uyumaz” değil, “Sü uyur düşman uyumaz” biçmindedir. (sü: asker) 8. “Saatler olsun” değil, “Sıhhatler olsun” biçimindedir. (sıhhat: sağlık) 9. “Su küçüğün söz büyüğün” değil, “Sus küçüğün söz büyüğün” biçimindedir. 10. “Elinin körü” değil, “ölünün kûru” biçimindedir. (kûr: mezar, gömüt) 11. “Sıfırı tüketmek” dğeil, “zafiri tuketmek” biçimindedir. (zafir: soluk) 12. “Eni konu” değil, “önü sonu” biçimindedir.
13. Harıl harıl çalışmak : Har farsça eşek manasına gelir dolayısyla deyimin manası eşekler gibi çalışmaktır. Şeyh Galib’in Harname adlı eserini hatırlayın.
14. Hınzır Seni : Hınzır hoş bir şey gibi algılansa da arapça’da domuz manasına gelmekte olup daha ziyade hakaret olarak algılanmalıdır.
15. Bakar gibi bakmak : Bakar öküz anlamına gelir, öküzün trene baktığı gibi manasına gelme eğilimindedir. Sultanahmet’te okurkan Rafet Hoca vardı Matematikçi o kullanırdı bunu. Bakar gibi bakma hadi cevapla.
16. Bazen, Baz’an, Bazan : Ba’z: (arapça) birtakım, bir parça, biraz, birkaçı (M. Nihat Özön, Osmanlıca-Türkçe Sözlük), aynı sözlükte ba’zan: (arapça) kimi vakit,kimileyin, her zaman değil, arasıra. Yani sözcüğün bu şekilde yazılışı Arapça’da doğru. Ama Türkçe’de kullanımı hem Türk Dil Kurumu Türkçe Sözlük’e hem de imla klavuzuna göre “bazen” dir. Yani Türkçe metinlerde bu şekilde kullanılır.
17. Zürefanın düşkünü beyaz giyer kış günü : Zürefa’nın zarif kelimesinin çoğuludur hayvanlar alemindeki uzun boyunlu Zürafa ile alakası yoktur zira bu hayvanin beyaz giyme lüksü olamaz.
18. Bir hoş oldum : Aslı bi huş oldumdur. Huş’un manası ise baygın, fenalaşmış, kendinden geçmiş demektir.
19. Moruk : Ermeniceden dilimize geçen sözcüğün manası baba, sakallı, yaşlı, kocamış erkek manasına gelir.
20. Gökmen : TDK Türk Dİl Kurumu yetkililrinin ağzından açıklanmıştır : 2015’te ilk Türk uzay adamını uzaya göndereceğimiz basında yer aldı. Başka dillerde “astronot”, “kozmonot”, “taygonot” gibi sözler kullanılıyor. Türk uzay adamı için bunları kullanmaya gerek yok. “Gökmen”in iyi bir karşılık olacağını düşünüyoruz. Hava Kuvvetleri Komutanlığımıza bu önerimizi yazdık. “Gökmen”deki “-men” eki çok eskilerden beri dilimizde kullanılır. En eskileri “Karaman”, “azman” ve “kocaman”… Yakın dönemde de “öğretmen”, “uzman”, “sayman”, “teğmen” gibi yeni sözler türetildi.
21. Üstad : Bir bilim ve sanatta o sanatı en iyi bilen kişidir ve aslı Üstat’tır Üstad yazımı tek olarak kullanılıyorsa yanlıştır. Fakat dilbilgisi kurallarına göre bu işin üstadı bu beydir kullanımı da doğrudur.
22. Fakir Fukara Cahil Cühela Alim Ulema : Şiir gibi ama birincisi tekil ikincisi çoğullarıdır. Fakirler= Fukara, Cahiller= Cühela, Alimler= Ulema. Konuyla ilgili olarak Şart tekil Şeriat çoğuldur, tıpkı Ukala akıllı’nın çoğulu olup akıllılar manasına gelip Snop, kendini beğenmiş manası bulunmamaktadır. Hepsi arapça kökenli kelimelerdir. Koşulları isteriz yerine arapça konuşma sevdasıyla Şeriat isteriz denirse pot kırılmaz, çam devrilir.
23. Köftehor : Köftehorun birkaç anlamı olabilir; -hor farsçada yemek içmek tüketmek anlamına geliyor. Böyle olunca köfteyiyen, köftetüketen, başka bir değişle köfteseven, belki de ağzının tadını bilen olabilir Köfte de farsçada çiğnenmiş, ezilmiş, dövülmüş anlamına geliyor. O zaman birleştirince ezilmişi, çiğnenmişi yiyen olur ki, burada belki de hazıra konan, çiğnemek için bile zahmet etmeyen, hazırcı, tembel, raconu kendi çıkarları için kullanan, sonradan görme uyanık anlamına gelebilir. 24. Çirkef : Çirkab = Çirk (pis) Ab (su) = Pis Su
Hoşaf : Hoşab = Hoş (güzel) Ab (su) = Hoş Su
25. Zerdali sözcüğü aslen Farsça bir sözcüktür, orijinali zerd-i alu (sarı erik) dir.
26. Şeftali de aslen Farsça bir sözcüktür.Orijinali şeft-i alu biçimindedir.Anlamı ise etli erik demektir.
27. Lale, Tulip, Dilbent : Fransızcada tulipe İngilizcede tulip İtalyancada tulipa Portekizcede tulipa Almancada Tulpe sözcükleri lale anlamına gelmektedir.Bu sözcüğün de şöyle bir hikayesi vardır:Hollandalı A.G. Busneck , 16. yy ortalarında Edirnede gördüğü laleye (anlamından dolayı olsa gerek) tülbent (eşarp) demiştir ve tüm Avrupada adı bu şekilde yayılmıştır.Kullanmakta olduğumuz bu sözcük de aslen Farsça bir kelimedir.Orijinali dil-bent dir. Asıl anlamı ise gönül bağlayandır.
28. Serbest : Farsça bir sözcüktür. Ser (baş) dest (bağlı) nin birleşmesinden gelir ve Başıbağlı manasına gelmekte olup tam zıddı anlamda kullanmaktayız.
29. Denizli : Denizlinin çevresinde hiç deniz yokken bu şehre neden bu isim verilmiştir hiç merak ettiniz mi? Aslen 14. 15. yüzyıllarda bu şehre Tonuzlu(domuzlu) deniyordu.Daha sonraları halkın bu ismi pek estetik bulmamasından olacak şehrin ismi Denizli biçimine çevrilmiştir
30. Metelik : Sondaki -lik eki, türkçe sözcük çağrışımı yapıyor; “yemeklik yağ”daki gibi… Aslı ise batı dillerinden geliyor: İngilizce’de, metallic; yani metal para… Biz kullanırken baştaki bölümü de bir türk ismiyle (mete) değiştirip kullanagelmişiz.
31. Bendeniz : Bu sözcüğün ne “ben” adılıyla, ne de “deniz”le bir ilgisi vardır; ancak sondaki “-niz” eki Türkçe’dir. “Bende”, Farsça’da, “kul, tutsak” demektir. Yani kişi kendini sunarken – eski dönemlerin aşırı nezaketiyle -, “Ben kulunuz X kişi,” diye sunar ya; bu da öyle konuşmalarla geçmişten günümüze gelmiş.
32. Lahmacun : Bu sözcüğün “macun”la ilgisi dolaylıdır. Arapça’da “acin” yoğrulmuş (macun o kökten gelir), “lahm” ise “et” demektir. Lahm-i acin: yoğrulmuş et..
33. Anahtar : Bu sözcüğün kökü, yunanca “anihto” (açmak) eylemidir. “Anihtiri” ise “açmaya yarayan” anlamındadır; yani “anahtar”… Yunanca kökenli sözcükler aslında dilimize Anadolu’da konuşulan (“konuşulmuş olan,” demek daha doğru olur sanırım) Rumca’dan geçmiştir. Gerçekte iki dil biririne çok benzese de, Rumca’daki birçok sözcük Yunanlar’ca bilinmez. Bu yüzden bu sayfalardaki birçok grekçe sözcüğe “Yunanca kökenli” demek yerine “Rumca kökenli” demek daha uygun olur. Bu durumda ise “Anadolu Rumları’nın dili” anlaşılmalıdır.
34. Kilit : Yine Rumca’daki “kleo” (kapatmak) eyleminden türeyen “kleidi” (“klidi” diye okunur; “kapamaya, kilitlemeye yarayan” anlamında…) sözcüğünden gelmektedir.
35. Gebermek : Türkçe’de eski anlamı “şişmek” idi. Şimdi ise ölmenin kaba bir tabiri oldu. Ölüp beklemiş hayvanların şişmesinden geliyor olsa gerek. (Gebe ve göbek sözcükleri de aynı kökten geliyor)
36. Sıpa : Abazaca’da “spau” “çocuk, yavru” demektir. Bizde ise eşek yavrusu… Arapça’da da benzer biçimde “sabi, sibyan” “çocuk” anlamındadır.
37. Kokana : Yunanca “kokkona”dan geliyor ve gerçek anlamı “Hristiyan kadın”dır. Bizde ise giyimi ve süslenmesi aşırıya kaçan (yorumu yapanların düşüncesi böyle) yaşlı kadınlar nedense bu biçimde anılıyor.
38. Dillere peleseng olmak : Peleseng tesbih tanelerinin de yapıldığı kokulu bir reçinesi de olan kıymetli bir ağaç. Reçinesi yapışkan olduğundan ağızlarda sık tekrarlanan söze dillere peleseng olmuş denir. Aslında yanlış kullanılır bu söz. Çünkü doğrusu ” Dillere persenk olmak ” tır deyişin aslı. Persenk ise terazide dengeyi sağlamak için hafif kalan kefeye konan taş ve benzeri şeyler anlamındaki farsça kelimedir. Dillere persenk olan kelime de bir şeylerin eksikliğini kapatan ağzımıza yerleşmiş sözlerdir. ( Şey gibi )
39. Nüans Farkı : Yanlış kullanılan kelimelerden biriyle karşı karşıyayız. Osmanlı nın son dönemlerinden 1950 li yıllara kadar Fransızca dili pek bir popülerdi bu yüzden Türkçemize yerleştirilmeye çalışılırken Şark arabeskliğiyle bu ucube laf ortaya çıkmıştır. Nüans fransızca’da fark demektir anlamazlarsa diye pekiştirmek için birde bizim farkı ekleyince ortaya bu çıkmıştır. Şark Farkı, Nüans Farkı.
40. Afyonu Patlamak : Eski zamanlarda afyon kullananlar Ramazan ayında sahura kalktıklarında afyonu çiğnemek yerine ince bağırsaklara sarıp yutarlarmış.Bu yutulan afyonun mide’de patlaması ancak öğle vakitlerinde olurmuş.Afyon patlayana kadar da bu kişi çok gergin ve sinirli olurmuş. Bu yüzden eski zamanlarda ‘Bey çok sinirli, daha afyonu patlamadı’ gibi ifadeler kullanılırmış.
41. Ne Şam’ın Şekeri Ne arab’ın yüzü : ”Ne Şamın şekeri Ne arabın yüzü”, deyimi aslında ”Ne Şamın şekeri ne arabın zekeri” nin modifiye edilmiş şeklidir. Açıklamasını “Aman ne o olsun ne de o” şeklinde Benden uzak Allah’a yakin olsun” a benzer bir deyim.

“Ethics over convenience and truth over popularity these are the choices that measure the quality of your life. It is never wrong to do the right thing.” …. definitely words to live by.
Rabii John Hagee’s sermon titled God Said: Who are you?

Babam döner ustasıydı ve akşam 9 da eve gün boyu ateşin başında, ayakta durarak yorulmuş, bitkin bir şekilde gelirdir

Ben ya uyumuş ya da uyuyacak olurdum. Kaldırır, elimi yüzümü yıkatırdı. Alırdı defteri kitabı, sobanın başına yere oturur, bugün neler yaptığımızı sorardı, anlatırdım

Tek tek, çözdüğümüz örneklere kadar birlikte incelerdik. Sonra birlikte “Ahmet Buhan”a çalışırdık Ama babam anlatırken bazen kalem elimde uyuya kalırdım, başım düşerdi. Babam tekrar yüzümü yıkatırdı ve böylece çalışmaya devam ederdik

Hiç şikayet etmezdim

Çünkü, hem ders çalışırdım, hem de babamla vakit geçirmiş olurdum. Gündüzleri de aynı şekilde Annemle çalışırdık, kaldı ki annem ilkokul mezunudur.

Ne para, ne pul, ne de özel okullar, bu ilginin yerini dolduramaz…

Sorsak, eğitim sisteminden memnun olan yoktur sanırım. Bu yüzden devasa bir “özel”sektör var

Sisteme güvenmeyip özel okullar, özel dersler, kurslar, özel üniversiteler v.s derken, ülke olarak yığınla para harcıyoruz

Ancak “Mahmut Hoca’yı” dinlemedik Ne demişti bize veli toplantısında?

“Kusur sadece sistemde değil. Anne babalık çocuğu özel okul köşesine atmakla, cebine para koymakla olmuyor”

Yıllar geçse de, bilgi çağında bile olsak, eğitim için çocukların temel bir ihtiyacı var

Anne-Baba ilgisi.