SMS, email and the spam country

Hani biraz tarih bilmesem spam’i biz bulduk diyeceğim. iPhone’umda blokladığım numara listesi inanın dakikalarca sürüyor. Buna rağmen her seferinde yeni numaralar ekleniyor. Kur’an göndermek isteyenden, cinsel ilaç satmaya çalışana, kredi vermek isteyenden kart borcu ödemek isteyene kadar birçok mesaj. Bu mesajlardan sadece yüzde biri benim gerçekten ihtiyaçlarım ve yaşamımla ilgili. Yani yüzlerce şirket bana mesaj atarak parasını harcıyor, pazarlama departmanı bir şey yapmış gibi görünüyor. Allah’tan e-maillerde gmail kullanıyorum da spam mesajların yüzde 99’u direkt çöpü boyluyor. Bir kere bile görmüyorum.

Call centerlar ise başka bir durum. Biliyorsunuz markalar call center hizmetlerini çoğunlukla outsource ediyor. Bu outsource hizmetler de ikiye ayrılıyor. Yardım, şikayetlerle gelen aramalara bakan müşteri hizmetleri ve şirketin yeni abone kazanımını sağlayan abone kazanım hizmetleri. İşte hepimizi en alakasız zamanlarda arayıp bizi hayattan bezdiren insanlar aslında bu call centerlar. Genelde markalar abone kazanımı yapan kişilerin bu iş için kullanacakları veri tabanlarına nereden ulaştıklarına karışmıyor. Bu nedenle bu veriler en etik olmayan şekillerde hatta bazen başka markalardan çalınarak bulunuyor. Böylece aynı firmadan iş alan iki call centerın veri tabanında da sizin numaranız bulunabiliyor. Malum bu call centerlar size satış yapabilmek için işi aldıkları şirketten arıyor gibi kendilerini tanıtıyor. Sonra siz aynı şirketten beş dakika arayla arandığınızı zannediyorsunuz. Ama ne alaka? Aslında iki farklı call centerdan iki farklı kişi sizi aramış, üstelik hiç çalışmadıkları işveren şirketin ismiyle. Peki işveren şirket üç beş abone kazanmak için markasına itibar anlamında ne kadar çok zarar verdiğinin farkında mı? Kesinlikle hayır! O, kazandığı aboneye bakıyor. Ama kazanırken ödediği ağır bedelin pazarlama ve satış departmanı tarafından ölçümlemesi yok. Bunun farkında değil. Peki abone kazanmak için yapılan bu aramalar, SMS mesajları, e-maillerin şirketlere maliyetleri ve Türkiye’de aslında hiç olmayan köpürtülmüş trafiğin bedeli?

Türkçeye anlamsız bir şekilde iş zekâsı diye çevrilmiş bir kavram var. Aslı Business İntelligence yani iş istihbaratı, bilgi toplama. Zekâ deyince sanki daha kuvvetli oldu gibi görünüyor, zaten hepimiz lobicilik, istihbarat gibi mertlik dışı faaliyetlerden korkuyoruz. Sanıyorum bu komik bakış açısıyla kelime zekâ olarak çevrilmiş. Ben baktığımda ne zekâyı ne de istihbaratı görebiliyorum.

Geçen gün bir gazetede bir operatörün yetkilisi, pazarlamada geldikleri “son noktayı” anlatırken, evde uykusuz kalsanız size ilaç önerisi yaparız diyordu. Bu benim tüylerimi diken diken etti. Çünkü çok merak ediyorum bu bilgiler operatör içinde nasıl kullanılıyor. Her ne kadar operatör bu bilgileri kimseye vermediğini söylese de mesela Ar-Ge bölümündeki bir arkadaş herhangi bir abonenin son iki günde aldığı SMS’leri görmek isterse ve bunu verinin başındaki arkadaşından istese bunu almamasına ne engel olur. Ütopik gelmesin bunların her operatörde yaşandığını hatta call centerlar üzerinden onlarca kere davaya konu olan durumların yaşandığını biliyoruz. Yani bilgi oluştuktan sonra en kötü ihtimalle bunu çalışanlar içeride birbirleri ile paylaşıyor. Sonra bu bilgiler dışarı çıkıyor. Sonrası mı? Herkes birbiri ile paylaşıyor. Basit gibi görünüyor ama sonra yıllardır kullandığınız telefonunuzu değiştirmek zorunda kalıyorsunuz.

Geçen gün bir marka ile birlikte bir banka ortak bir kart hazırlamış. İlgimi çekti başvurdum. Aradılar. Kart alabilirmişim. Ancak güvenlik için birkaç soru soracaklarmış. İyi de ben hiçbir bilgimi size vermedim sadece vatandaşlık numaramı verdim dedim. Benim doğum tarihimden, doğduğum şehre kadar her şey ellerinin altında. Sanki kredi kartı çıkarmayacaklar nüfuslarına alacaklar. Bilgilerimiz herkesin elinde oyuncak olmuş durumda ve bu konuda BTK, Ulaştırma Bakanlığı, Sanayi Bakanlığı bir şey yapmıyor. TBMM’de bu konu konuşulmuyor. Buradan konuyla ilgili milletvekillerine sesleniyorum lütfen gereğini yapın.