Veri

Son dönemde Kişisel Verilerin Korunması Kanunu (KVKK) ile birlikte veri gündemimize taşındı. Herkes _sözde_ veriyi konuşuyor. Verinin saklanması hukukunda neler yapılması gerektiğinden bahsediyor.
Facebook’un genç patronu 250 bin kişinin yüklediği bir program sayesinde önce 50 milyon son resmi açıklama ile 86 milyon kişinin çalınan verisi için özür diliyor… Büyük veri deyince Facebook aklımıza geliyor ama Cambridge Analytica tarihe büyük veri şirketi olarak geçiyor. Acaba biz büyük veri şirketi olarak yanlış mi tanımlıyoruz?
Hani kamu spotunda olduğu gibi şöyle bomboş sonsuza uzanan bir platform üzerinde Aziz Sancar’ın o davudi sesiyle “Veri Nedir?” dediğini hayal edin. Ortalıkta dijital noktacıklar uçuşsun. Bana sorarsanız veri, son dönemde tasvir edildiği gibi “petrol” değildir. Bu belki değerini anlatmak için bakış açısı sanayi devriminde kalmış bir iş adamına kullanılabilecek bir metafor olabilir. Ancak ciddi eksikleri var.
Son birkaç yıldır danışmanlığını yaptığım projelerin büyük çoğunluğunda veri ile uğraştım. Veri 1980’li yıllarda ben lise öğrencisi iken rahmetli Yusuf Bozkurt Özal’ın “oku bu işine yarayacak” diye verdiği dBase 3 kitabında tasvir edilen şey değildi. O zaman veri dediğimizde aklımıza veri tabanları gelirdi. Veriyi sınıflandırır kütüphanedeki gibi güzel güzel rahlarına dizerdik.
Sonra internet peydah oldu. Önce her seferinde bütün sayfalarını değiştirmek zorunda olduğunuz statik sayfalar vardı. Sonra bu sayfaları hızlı değiştirebilmek için dosyalara toplu işlem yapabildiğiniz dosya yöneticileri ve en sonunda da dinamik sayfa üretimi yapan ve arkada veriyi tutan dinamik siteler. Bu dönemlerde veri bizim için zaman damgası yemeye başladı. Yani eski veri, yeni veri diye ayrımlar başladı.
Bir gün Mark biz Taksim’de dolaşırken bizi yakaladı (tabii “world of mouth” ile). Sosyal medya dönemi başladı. Veri herkes için eskiye göre çok büyük hale gelmeye başladı… Ama daha önemlisi içine ne bulursanız atabileceğiniz (bulut değil) yapısız (unstructured) veri tabanları ortaya çıktı.
Bütün bu yapılar geçen hafta bahsettiğim gibi merkezi yapılardı.
Ancak son dönemde görüyorum ki; veri artık durmak istemiyor. Devamlı hareket halinde. Kimse sizden bir veriyi düzenlemek için onu alıp bir yerde depolamanızı, düzenleyip yollamanızı beklemiyor. Zaten buna zaman yok.
Son projemizde tedarikçiden gelen veriyi, giriş anında parçalara ayırıp, bunları analiz eden, isimlerini istediğiniz dile anında çeviren. İsim altyapısını gönderdiğiniz eticaret sitesinin isteklerine göre düzenleyen bir yapı yaptık. Yani bir ürünün etsy, amazon, rakuten veya bamilo’da olması için tedarikçinin kendi standartlarında ürünü XML dosyasına yerleştirmesi yeterli oluyordu. Ürün ismi uygun dile çeviriliyor, uygun şekilde bilgileri düzenleniyor, resmi uygun boyuta getirilip, günün kuruna, gideceği ülkenin gümrük mevzuatlarına göre fiyatına vergi ve kargo maliyetleri ekleniyor ve daha yere inmeden dünyanın bir köşesinde satışa sunuluyordu.
Ben bu dönemdeki tecrübelerim sayesinde veriyi petrol olarak değil de su olarak tanımlamanın doğru olduğuna kanaat getirdim. Veri su gibi hayati. Su gibi bırakırsanız kokuyor. Aktıkça tazeleniyor. Önüne set çekmek için güçlü yapılara ihtiyacınız var ama zaten dolaşırken kendi enerjisini yaratıyor. Petrol gibi durduğu yere bulaşan, karbon salınımı yüksek ve depolanması gereken birşey değil. Akması gerekiyor.. Aksi takdirde ölüyor.
Peki ya kişisel veri nedir? Sarı araba kişisel veri olabilir mi?
Hepimiz kişisel veri denildiğinde kvkk’da geçtiği şekliyle ırk, etnik köken, siyasi düşünce, felsefi inancı, dini ve mezhebi gibi belirleyici özellikleri düşünüyoruz. Bu kolayımıza geliyor. Ancak aslında yasanın ulaşmak istediği nokta Avrupa Birliği müktesebatı gereği ayrımcılığa imkan veren herşeydir.
Bir köy düşünün, sadece bir tane sarı araba var. Bu durumda aslında kimseye özel görünmeyen kullanılan arabanın rengi bilgisi de bir ayrımcılık sebebi olup, kişisel veri olarak geçecektir. İşlenmesi için bilgi alınmasına ihtiyaç olacaktır.
Peki Türkiye’de kişisel verilerin durumu nedir?
Yıllar önce bir yurt dışı seyahatim sırasında evime internet bağlatma ihtiyacı olmuştu. Babam o dönem eve gelen kişilere kendi bilgileri ile birlikte benim cep telefonu numaramı verdi. Abonelik babamın adı ama benim iletişim bilgilerime göre yapıldı. Geçenlerde telefonum çaldı, bilmediğim bir numara. Açtım… Karşıdaki kişi babamı soruyordu. Şu an burada değil dedim. Gaziosmanpaşa’da bir hastaneden aradığını ve checkup kampanyası olduğunu söyledi. Anladım ki internet servis sağlayıcımız elindeki bilgileri ya satmış yada çaldırmış. Bilgilerimiz ise o hastanenin bile eline geçmiş.
Şimdi bu karmaşanın içinde gerçekten KVKK işe yarayacak mı? Bilemiyorum. Ancak kullanılmayan cezai işlemlerin olduğu ama gerçek hayatı düzenlemeyen bir yasa haline gelecekse, herkse Mevlan’nın sözünü hatırlatmak istiyorum. “Ya göründüğün gibi ol yada olduğun gibi görün”