İnsanlar tarihin gelişmeye başladığı ilk günlerden bu yana hep kendisine dostluk edecek bir zekanın hayalini kurmuştur. Teknolojinin gelişmesi ile birlikte bu beklenti düşünebilen robotlara yani yapay zekaya kaymıştır. Beklentileri karşılamak için bilim dünyası hızla çalışırken biz 1990’larda yapay zekayı insanlarla satranç oynarken görüyoruz. Dünya satranç şampiyonu Kasparov’u zorlarken sanki 1700’lerde Viyana’da yapılan satranç otomatı Türk’ün başlattığı hayali bir adım öteye taşıyordu.
Satranç’ta insanlığa rakip olmak için yapay zeka, olasılıkları hızlı hesaplamaya yani işlem gücüne ihtiyaç duyuyordu. Ancak 2000’li yıllarda cognitive (bilişsel) öğrenme makine öğrenmesinin bir parçası olunca, yapay zeka artık sadece işlem gücü değil, bilgi parçaları arasında ilişkiler kurabilen, yani bir nevi dijital nöronlar arasında dijital sinapsler kurabilen bir yapıya büründü. Yani düşünmeye başladı. Bu durumda insanoğlu ile rekabetini de satrançdan, go’ya taşıdı. Ne de olsa Trevanian’da da denildiği gibi “go ile batı santrancının farkı: felsefe yapmakla, muhasebe defteri tutmanın farkı gibidir.”
Artık yapay zeka, gerçekten düşünebiliyor ve zekasını geliştirebiliyordu. İşte tam bu anda insanoğlu’nun en büyük iki amacı birden tarih öncesi çağlardan hortlayıverdi. Hayatta kalma ve neslini devam ettirme. Bilim dünyası ciddi bir tartışmanın içine girdi. Acaba bu düşünen varlık, bize tehdit mi ve gelecekte çocuklarımız onunla nasıl başa çıkacak.
Ancak insanoğlu yapay zeka tünelinin içinde ilerlerken karşıdaki ışığın aslında bir tren değil de yeni dünyalara çıkış noktası olduğunu yavaş yavaş farketmeye başladı.
Yapay zeka bizim rakibimiz değil, dostumuzdu. İnsanlık adına karar vermek yerine onun beklentilerini yerine getirmek için zekasını kullanacaktı. Bizi daha hızla ihtiyacımız olan çözümlere ulaştıracaktı.
İşte tam da bu dönemde kişisel dijital asistanlar ortaya çıkmaya başladı. Markalar öne cep telefonlarında sonra da hayatımızın her aşamasında kişisel asistanlar geliştirdiler. Ancak çoğunlukla çok geniş bir alanda iş yapması beklenen asistanlar önce geri dönülemeyecek yanlışlar yapılmasından korkulduğu için etki alanları kısıtlandı, sonra da bu çok geniş alanda yanlış anlamalar yüzünden itibarlarını kaybettiler.
Bu kişisel dijital asistanların daha niş alanlarda faaliyet göstermesi gerektiğini anlatan en belirgin sonuçtu. İşte Garanti Bankasının Ugi’si tam da bu dönemde bu sorunu ortadan kaldırmak için doğdu. Ben yeni dönemde kişisel dijital asistanların dar alanlarda daha başarılı hizmet vereceklerini düşünüyordum. Ugi benim bu düşüncemi gerçeğe çevirdi.
Aslında sadece benim değil, insanlığın tarih boyunca yapay zeka konusundaki bütün beklentilerinin bir ürünü. Ugi, düşünen ama insanlarla rekabet etmeyen, onlara destek olan, robot görüntüsüyle de yapay zekanın tam vücut bulmuş bir hali. Üstelik bazen robotların ve yapay zekanın daha yapamadığını düşündüğümüz empati özelliğine de sahip.
Sadece bankacılık alanına konsantre olduğu için kendisine söylenenleri hızlıca anlayabiliyor. Ben birkaç deneme yaptım. Bir türlü öğrenmediğim Iban numaramı sordum, kredi kartlarımın son ödeme tarihlerini öğrendim. Aslında Ugi’yi biraz da zorlamak için acaba aksiyona yönelik işler yapar mı diye de sorular sordum. American Express kartımın ekstresini epostama göndermesini istediğimde de Ugi beni kırmadı.
Dijital kişisel asistanlardan hepimizin beklentisi çok yüksek, arkamızda bıraktığımız bütün sorunları halletmesini istiyoruz ama sokaktaki insan için kuaförden randevu almasına daha çok zaman olduğunu düşünüyorum. Ama Ugi bankacılık alanındaki bütün sorunlarımızı şu anda çözebiliyor.