Elon Musk’ın hayatından çıkarılması gereken 10 ciddi ders!

Ders 1 
‘Kanadalı bir anne Haldeman ve Güney Afrikalı bir baba Errol’un oğlu olarak dünyaya gelen Elon Musk kendi kendine yazılım programlayıp kodlamayı öğrendi ve 12 yaşındayken kendi yazdığı Blastar adındaki uzay oyununu yaklaşık $500’a satarak ilk yazılım satışını yaptı.’
İlk Akla Gelen : Gençleri desteklemek lazım

Doğrusu : Gençlerin yeni araştırmaları yapabilmesi için yatırım yapmalarına imkan vermek lazım!
Ders 2

‘1988 yılında henüz 17 yaşındayken Güney Afrikadan ABD’ye taşınmak istiyor ve şöyle diyordu’

“Orası muhteşem şeylerin mümkün olduğu yer.”
İlk Akla Gelen : Farklılıklar bizi zenginleştirir.

Doğrusu : Bir ülke ona inanan insanlarla güçlenir.
Ders 3

‘1992 yılında, Kingston, Ontario’daki Queen’s University’de iki yıl geçirdikten sonra, University of Pennsylvania’da işletme ve fizik okumak için Kanada’dan ayrlıdı. The Wharton School of the University of Pennsylvania’da Ekonomi alanında lisans diploması aldı. Ayrıca University of Pennsylvania, School of Arts and Sciences’dan da,Fizik alanında yan dal diploması aldı. Daha sonra Uygulamalı Fizik ve Malzeme Bilimi alanında doktora yapmak için Kaliforniya’nın Silikon Vadisi bölgesine taşındı. Ancak doktorayı tamamlamadı.’
İlk Akla Gelen Ders : Eğitim önemlidir.

Doğrusu : Anabilim dalları ve sanat eğitimi çok önemlidir. 

Yazarın notu : Türkiye’de tanıdığınız en meşhur fizikçi kimdir? John Freely’nin Türkiye üzerine kitapları olmasaydı, Rahmetli Oktay Haşim Sinanoğlu onlarca kitap yazmasaydı onları bilirmiydiniz? Atlas uçağı düşene kadar rahmetli Engin Arık’ın ismini kaç kişi duymuştu?
Ders 4

‘Lisans eğitimleri ve Thomas Edison, Nikola Tesla, Bill Gates, Steve Jobs, Walt Disney gibi yenilikçilerden aldığı ilhamla, Musk girmek istediği, “insanlığın geleceğini en çok etkileyecek sorunlardan oluşan” üç alan tespit etti. Bu alanlar internet, temiz enerji ve uzaydı. “‘
İlk Akla Gelen Ders : İnsanın hedefleri olmalı

Doğrusu : İnsanın insanlıkla ilgili çözümlemek için belirlediği problemler olmalı!!!

 
Ders 5

‘Kardeşi Kimbal Musk’la beraber yeni organizasyonlar için bir çevrimiçi içerik yayınlama yazılımı olan Zip2 projesine başlamak için okulu bıraktı.Babasından aldığı 28.000 dolar sermaye ile kurduğu Zip2’yu 1999’da, Compaq’ın AltaVista birimine 307 milyon dolar nakit ve 34 milyon dolarlık hisse senedi vererek sattı.’’
İlk Akla Gelen Ders : Satış başarının en önemli kısmıdır.

Doğrusu : Melek sermaye sadece yakın akrabalardır. Diğerleri melek sermaye değildir.

Yazarın Notu : Nevzat Aydın da benzer bir miktar sermaye ile başladığına göre, acaba bir startup’ın kıvılcımı için gerekli rakam tam olarak bu mudur?

Ders 6

‘Musk 1999 yılının Mart ayında bir çevrimiçi finans ve ödeme servisi olan X.com’un ortak kuruculuğunu yaptı. Ertesi yıl X.com ile aynı büyüklükte bir açık arttırma sistemi olan Confinity’yi bünyesine katarak PayPal’ı oluşturdu.Ekim 2002ye geldiğimizde PayPal eBay tarafından $1.5 milyarlık hisse senedi karşılığında satın alındı.’
İlk Akla Gelen Ders : Bazı insanlar her zaman başarılı projeler yaparlar.

Doğrusu : İyi bir fikir, zamanından önce bile olsa başarılı olabilir. 
Ders 7

Musk üçüncü şirketi Space Exploration Technologies’i (SpaceX), Haziran 2002’de kurdu.Şu anda bu şirketin CEO’su ve CTO’sudur.

SpaceX Uluslararası Uzay İstasyonu’na bir araç gönderen ve yanaştıran ilk ticari şirket olarak tarihe geçmiştir.
İlk Akla Gelen Ders : Uzay teknolojileri ile ilgilenmek yeni trenddir.

Doğrusu : İnsanlığı ilgilendiren konular sadece devletlerin kontrolüne bırakılmayacak kadar önemlidir. 
Ders 8

Tesla yüksek performanslı elektrikli araçlar üretmeyi hedefleyen, silikon vadisi merkezli bir otomotiv firmasıdır. 2014 yılında almış olduğu patentleri serbest kullanıma açarak elektrik motorlarının gelişimine katkı sağlamış ve sağlamaya devam edecektir.
İlk Akla Gelen Ders : Enerji sektörü karlı bir sektördür.

Doğrusu : Açık kaynak kodu hem insanlığın hem de ticari yapının yararınadır. 

Ders 9

Bazı insanlar seri girişimcidir. Elon Musk yaşayan en ciddi girişimcilerden biridir. Takip edilmesinde fayda var. 
Ders10

Bu kadar söyledikten sonra ben yapmazsam garip kaçar. Bu yazıdaki alıntılar ‘https://www.ceotudent.com/bir-basari-hikayesi-elon-musk/’ sitesindeki genç yazar arkadaşımız Alperhan Bay tarafından yazılmıştır. Yazının genel içeriği ise wikipedia’dan gelmektedir. Bu nedenle wikipedia dünyanın en önemli ansiklopedisi değildir ama bilgi kaynağıdır. Bu siteye erişimin durdurulması dünyanın sonu değildir ama doğru da değildir. Türkiye’de, Türkçe böyle bir bilgi kaynağı ne yazık ki yoktur. Olmak zorundadır. Bu konuda çalışmak hepimizin boynunun borcudur. 

Kognitif bilişim, Türkiye’de dijital dönüşüme öncülük ediyor

Günümüzde kuruluşların Bilgi ve İletişim Teknolojileri altyapısının, yoğun hacimli büyük verilerde gerçek zamanlı analitiğin yürütülmesi için son derece yüksek performans sağlaması gerekiyor. Zamanla bu ihtiyacın artmaya devam edeceğini de düşündüğümüzde, tek bir fikrin sektörün tamamında devrim yarattığını ve bunu çok kısa sürede yapabildiğini görüyoruz. Bu sonuçlar, kognitif bilgilerin temelinden ve sağladığı avantajlardan doğan fikirler ve inovasyonlar olarak ön plana çıkıyor.

Örnek olarak oluşan tehditler kadar hızlı bir şekilde büyüyen veri güvenliğiyle ilgili değerli bilgileri alabiliriz. Güvenlik ve siber suç, Türkiye’de dijital dönüşümle ilgilenen liderlerin aklındaki en büyük soru. Güvenlik konularını ve tehditlerini anlama, gerekçelendirme ve bunlar hakkında bilgi edinmeye yönelik kognitif yetenek barındıran bir SOC (Security Operation Center) platformu, güvenlik analistlerinin istihbarat, hız ve doğruluk alanındaki boşlukları doldurma yeteneklerini artırıyor. Yapılandırılmış ve yapılandırılmamış güvenlik verilerinden yararlanarak ve bunları anlamlandırarak, kendi başlarına tanımlanamayacak olan belirsiz veri noktalarını birleştiren bu platformlar; kuruluşların ağlar, uç noktalar, kullanıcılar ve bulut genelindeki tehditlere hızlı ve doğru bir şekilde müdahale etmelerini sağlıyor.

IBM, kognitif iş yüklerine yönelik BT altyapısını (donanım hızlandırıcılı hizmet sunucuları, düşük gecikmeli flash depolama ve akıllı iş yükü yönetimi dahil) ve veri analizini saatlerden milisaniyelere düşürerek ve gerçek zamanlı verilerle eyleme geçme olanağı sağlayarak, inovasyon hızını belirlemeye yardımcı olacak şekilde uyarlıyor.

e-Ticarette En Çok Perşembe Günleri Alışveriş Yapıyoruz

Perşembe günü Türkiye’deki tüketicilerin satın alma oranları (dönüşüm), Pazar günlerine kıyasla yüzde 109, tıklama oranları ise yüzde 64 daha fazla gerçekleşti. Perşembe günü satın alma işlemlerinin yüzde 19’unu oluşturan en yoğun saatler ise 14.00 ve 16.00 arasında yaşanıyor. Ayrıca 21.00 ve 23.00 arası yüzde 18 ile Perşembe günü içerisinde satışların arttığı saatler olarak öne çıkıyor.
Satın alma alışkanlıklarının hafta sonlarından hafta içine kaydığını belirten RTB House Türkiye Ülke Müdürü Okay Tuğ, “Bundan 10 yıl öncesinde bilgisayar ve internet yaygın bir satın alma aracı değildi ve kullanıcılar genelde iş amacıyla kullanıyorlardı. Ancak günümüzde internet bağlantısına sahip cihaz sayısının artması ile birlikte kullanıcılar, her zaman her yerden satın alma işlemlerini gerçekleştirebiliyorlar. Bu da hafta sonu alışverişe çıkmak için ayrılan zamanların, hafta içi e-ticarete yoğunlaştığını gösteriyor” dedi.
RTB House’un faaliyet gösterdiği Avrupa, Latin Amerika, Asya ve Pasifik, Orta Doğu ve Afrika’dan toplanan verilere göre ise en fazla reklamlara tıklanan ve satın alma işlemi gerçekleşen gün Salı oldu. En yoğun satın alma işlemleri 14.00 ve 16.00 saatleri arasında gerçekleşti. Dünya çapında en az satın alma ise hafta ortalamasının yüzde 11 altında kalan Cumartesi günü oldu.

Yapay zekâ ile satın alma potansiyeli hiç olmadığı kadar artıyor
Kullanıcı davranışıyla ilgili veri miktarı büyüdükçe ve teknoloji değişimiyle alışveriş trendlerinin değişmesiyle birlikte, pazarlama uzmanları hedef kitleleri hakkında daha önce hiç olmadığı kadar çok bilgiye sahip olabiliyorlar. Daha iyi veri sayesinde çok daha isabetli ve kişiselleştirilmiş mesajlarını en yoğun saatlerde kullanıcılarla buluşturabiliyorlar.
Bu noktada pazarlamada yapay zekâ (AI) çözümlerinin devreye girdiğine değinen Okay Tuğ, “Kendi kendine öğrenen algoritmalar kişiselleştirilmiş yeniden hedeflemede kullanılıyor. Bu teknolojinin ardında ise insan beynindeki nöronları taklit eden derin öğrenme teknolojileri bulunuyor. Bu teknolojiler ile toplanan veri her an analiz ediliyor ve en ufak değişikliğe dahi uyum sağlayarak kendisini geliştiriyor. Böylece reklamverenler, günler, saatler hatta dakikalar için özel reklam stratejileri hazırlayarak, daha önce hiç olmadığı kadar fazla satın alma potansiyelini ortaya çıkarma fırsatı elde ediyorlar” dedi.
Bu araştırma, anlık olarak reklam satın alma işlemlerinin gerçekleştirilmesine imkan veren RTB modelinde yürütülen 1000’den fazla kampanyadan alınan veriler üzerinden gerçekleştirildi. Tüm veri, 40’tan fazla ülkede faaliyet gösteren RTB House tarafından geliştirilen kişiselleştirilmiş yeniden hedefleme araçlarından elde edildi.

Endüstri 4.0’ın milli stratejisi 

Bir endüstri 4.0 rüzgarı gidiyor. Nedir bu konuyu bu kadar önemli kılan? Aslında bu konuda daha önceki yazılarımda söylediğim bunun bir Alman markası olduğu ve gelişmiş ülkelerin vergi gelirlerini arttırmak için üretimi çekmeleri amacını unutmadan ekonomik önemini de açıklamak istiyorum.
Endüstri 4.0 eğer gerçekleşirse dünyada devrim olarak tanımlanmış ancak önçeden tahmin edilmiş, öngörülmüş ilk devrim olacak. Daha önce de defalarca bahsettiğim gibi 2011 yılı Hanover Fuarında Almanlar tarafından inisiyatif olarak duyurulmuş ve 2013 yılında milli strateji olmuştur.

Endüstri 4.0 işletmelerde değişimi, büyük veri, anlamlandırılması ve daha önemlisi zenginleştirilmesi, yatay ve dikey entegrasyonlar, robotlar, 3boyutlu yazıcılar, herşeyin interneti, sanal ve desteklenmiş gerçeklik, bulut bilişim ve siber güvenlik alanlarındaki gelişimlerin sokulması ile yakalar. 

Bu gelişmeler ise otomasyon, kaynak optimizasyonu sayesinde, ürünlerin dijitalleşmesi, karbon ayak izinin azaltılması, iş verimliliği ve sonuç olarak tasarrufa sebep olur. 

McKinsey’in raporuna göre, beklenen tasarruf bakım maliyetlerinde yüzde 40, envanter tutma maliyetinde yüzde 50, arıza süresindeki azalmada yüzde 50, pazara çıkış süresinde kısalmada yüzde 50, otomasyonla üretkenlik artışında yüzde 55, arz-talep tahminlerinde iyileşmede yüzde 85 oranında olacaktır. Yani endüstri 4.0 bu şekli ile genel üretimi doğru yöne çok hızlı şekilde büyütecektir. 

Tüsiad-BCG raporuna göre Türkiye’de endüstri 4.0’ın beklenen verimlilik potansiyeli 50 milyar TL. Büyümeye etkisi yüzde 3 civarlarında olacak. Bunlar işin iyi tarafı, madalyonun diğer yüzünde bu yararı sağlamak için vereceklerimiz var. Toplam yapılması gereken yatırım 10-15 milyar dolar, işini kaybedecek istihdam yüzde 20-30 civarlarında. Mavi yakalı profili ise değişecek. 

Her ne kadar dijital dönüşümü endüstri 4.0’dan ayırmak gerekse de, 2017’nin ilk aylarında Bilim Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı ‘Sanayide dijital dönüşüm platformunu’ kurdu. Hatta platformun ihtiyaçlarını tanımlamak için, bakanlığın içinde yakın zamanlarda Sanayi 4.0 daire başkanlığı kuruldu. 

Bu bilgiler ışığında, milli bir stratejiye ihtiyacımız var mı, sorusunun cevabı, çok net… Evet! Konu ilk gündeme geldiği günden bu yana, ilk konuşulan hep bir SWOT analizi oluşturalım ve hangi tarafta olduğumuzu netleştirelim şeklindeydi. Ancak ben şu ana kadar bu konuda bir çalışmaya denk gelmedim. Ancak rakamlara baktığımızda istihdam durumumuz ve gelişmişlik derecemiz bizim nerede olduğumuzu netleştiriyor. Türkiye istihdam sorunu olan bir ülke. İşsizlik oranı gün geçtikçe artıyor. Ancak bu işsizlik rakamları ucuz işgücü fırsatını da doğurmuyor, doğurmadı, doğurmayacak gibi görünüyor. 

Ucuz olmasa bile, sahip olduğu vasıflı insan kaynağı ile dışardan iş alan bir ülke de ne yazık ki olamadık. Daha önce Çalışma Bakanlığının bir çalışma grubunda ilettiğim ve kabul gören çağrı merkezlerinin desteklenmesi projesi de ne yazık ki daha sonra yok edilerek, bir istihdam kaynağı olmaktan çıktı. 

Bu nedenle artık denklemin teknoloji tarafında Çin, tekstilde Pakistan, yazılım ve hacking’de Bulgaristan gibi bir parçası olmamız imkansız. 

Bu bizi denklemin diğer tarafına itiyor. Ancak üretim, markalaşma, gelişme noktasında o kadar büyük eksiklerimiz var ki; denklemin gelişmiş ülkeler tarafında da bulunamıyoruz. Geçenlerde konuyu STK başkanları toplantısında konuştuğumuzda çoğunluğun, denklemin her iki tarafında da olamadığımız için endüstri 4.0’a nötr yani ilgisiz olduğunu gördüm. Ancak işin doğrusu iki tarafında da olamasak da, bu bizi umarsız kalmaya itmemeli diye düşünüyorum. Eğer endüstri 4.0’da kazanan veya kaybeden tarafta değilsek, oyunun kurallarını yani denklemi değiştirme imkanımız var mı?

Tabii ki, var! İşin ilginç tarafı bu tam da bize göre. Yıllarca Avrupa ve Asya arasında her ikisinden de olmayan anlayışımız nasıl ileri götürdüysek aynı şekilde yapmalıyız. Nasıl son 30 yılda hem Avrupa’lı hem de Asya’lı gibi davrandıysak, Endüstri 4.0’da da istihdam açığını kapatan ve aynı zamanda dijitalleşen bir yaklaşımı öngörmemiz gerekiyor. 

Bunun için, sürücüsüz araçlarla ortadan kalkacak kamyon şoförlerini, sürücüsüz araç tasarlayıcılarına, otomotize olan perakende sektörünün kasiyerlerini, yeni nesil stil danışmanlarına çevirmeliyiz. 

Yıllardır hayatta ve trafikte doğru ve yanlışdan ziyade, kararsızlığın ölümcül olduğunu düşünen ve anlatan biri olarak, Endüstri 4.0’da da milli bir stratejimizin olması gerektiğine inanıyorum. Bunun en kısa zamanda gerçekleşmesi gerektiğini düşünüyorum. 
 

Startuplara proje seçiminde öneriler

Bir dönem endeavour’da koçluk yapmış biri olarak, Türkiye’de bir projenin başarılı olması için dikkat edilmesi gereken konuları yazmanın gerekli olduğunu düşünüyorum.
Özellikle yazılım projelerinde, üretim sürecinin elinizdeki kaynaklar da düşünüldüğünde öyle çok multitasking bir iş olmadığını unutmayın. Startupların genelde sermaye konusunda sorunları vardır. Bu nedenle proje başlarken elinizdeki kaynaklar _enerji, sermaye, insan gücü, network_ çok dikkatli kullanılmalı. Hatta kaynak planlaması mutlaka yapılmalıdır. Bu kaynakların çokluğu size bir başka kaynağı kazandırır. Bunun ismi zamandır. Eğer doğru bir proje yapıyorsanız, elinizdeki en değerli sermaye zamandır. Üretim süreçlerini ne kadar kısaltırsanız, başarıya ulaşma şansınızı o kadar yükseltirsiniz.

Ancak yine yazılım projelerinde unutmayın ki; süreyi ne kadar kısaltırsanız kısaltın, mutlaka yine de bir zaman vardır. Siz bu süre içinde kafanız önünüzde ürününüzle ilgilenirken, dünya dönmeye, herşey gelişmeye devam eder. Bir anda kendinizi dünyadaki trendlerin dışında, hatta geri dönülemez bir noktada bulabilirsiniz. Bu nedenle bir girişimin en dikkat etmesi gereken konu, lansman tarihini doğru hesaplamak ve o tarihte dünyanın hangi noktada olacağını görmek. 

Seri girişimciler, sürece daha hakim olduklarından ve istedikleri gibi manipüle edebilme kabiliyetine sahip olduklarından bu konuyu daha az dert ederler. Ancak ilk girişimini yapan kişinin bunlara dikkat etmesi çok ciddi bir gerekliliktir.

Yazılım ve özellkle web projelerinde dünya trendlerini bulabilmek için bu noktaya nasıl geldiğimiz biliyor olmak gerekir. İnternet .com krizinden hemen sonra ortaya çıkan iş modelleri ilk olarak analog dünyanın öykünmesi şeklinde gelişti. Bu öykünme o kadar barizdi ki, çok parodik çözümlerle de karşılaştık.

Mesela attığınız maili karşı tarafa kağıda basıp götüren servisler bile vardı. 

Sonra tıklayın evinize yemek getirelim, tıklayın market alışverişinizi yapalım gibi analog dünyaya dokunan bu nedenle de operasyonel dertleri bulunan projeler gelişti.

Bunların hemen arkasından tamamı dijitalde olan projeler, finans, bankacılık gibi hizmetler ortaya çıktı. 

Şimdi yeni bir döneme giriyoruz. Bu dönemde yapılan bu hizmetlerin üzerindeki projeler olacak. Mesela uber araç kiralam servisi ile spotify’ı birleştiren bir servis. Yada youtube üzerindeki reklam gelirleri ile çalışan bir televizyon kanalı, birden fazla hizmetin entegrasyonunu sağlayan çözümler. Hatta bir yazılımı yada hizmeti akıllı hale getiren projeler. IFTTT.com dsitesi bunun en iyi örneklerinden biri.

İşte yeni dönemin asıl etkin projeleri burada olacak. Girişimcilere bu noktaya daha dikkat kesilmelerini öneriyorum.

TBMM Bilişim ve İnternet komisyonuna ne anlattım?

1991 yılında Boğaziçi Üniversitesinde internetin önemine vurgu yaptığımız zaman, çok da dinleyenimiz olduğunu söyleyemem. İnternet yasası çıkacağı zaman TİB İnternet Daire Başkanı Osman Nihat Şen başkanlığında kurulan bir heyet büyük bir ekibi dinlemişti. o zaman yaptığım öneriler ise kalabalığın içinde kaybolmuştu. Bir iki yıl önce Çalışma Bakanlığının bir çalıştayı ile “ICT sektöründe istihdamın arttırılması” konusunda görüş verdiğimde, yaptığım öneriler daha iyi dinlendi. Şu an Kore’nin model ülke alınması, çağrı merkezlerine teşvik verilmesi konusunda benim de çorbada tuzum olduğunu belirtmek isterim. Ben bu kararların arkasındayım ve çok işe yaradığını düşünüyorum. Zira İrlanda veya Hindistan modelinde hem business yapımız hem de beşeri farklarımız, modellerin işlememesine neden olacak boyutlarda. Demografik yapımız bizi kendi modelimizi üretmeye teşvik eder noktada. Ancak bu bilincin daha siyasilerde olmadığını görüyorum. Bu nedenle bu konudaki önerilerimi başka bahara saklıyorum.
Gelelim Bilişim ve İnternet Komisyonuna. Ben genel birkaç konuya dikkat çekmek istiyorum. Birincisi tarzımız. İnternet söz konusu olunca yasaklamanın ne kadar yanlış bir tarz olduğunu, hepimiz çeşitli tecrübelerinden görme fırsatı buldu. Bu sadece Türkiye’de değil, dünyada da işlemiyor. Hatta reaksiyonu çok fazla oluyor. Bu nedenle teşvik etmek daha önemli.

Gelelim ikinci konuya. Neler yapılması gerektiği konusu… Öncelikle Türk vatandaşını, dünya genelinde koruyan bir yapıyı devlet oluşturmalı. Yeni dünyada internette vatandaşının başına gelen sorunlarda onun arkasında duran devlet, olay olan ülkedeki vatandaşını uçakla kurtaran devletten daha prestijli. bu nedenle Beyaz Saray’da bir Siber General, Amerikan şirketlerine yapılan siber saldırıları, Amerika’ya yapılmış gibi algılayan bir mantıkla, bir savunma yapısı oluşturuyor. Türk ordusunun da bu konuda çalışmalar yapması gerektiğini düşünüyorum. Ayrıca devletin başı, sayın Cumhurbaşkanımızın bu konuda bazı girişimlerde bulunması gerekiyor. Sanıyorum bu konuda bazı gelişmeleri yakın zamanda göreceğiz.

Aynı zamanda internet yasasında vatandaşı potansiyel suçlu gören bir yapıdan, ona güvenen bir yapıya geçmesi gerektiğini düşünüyorum. TİB’in altında bir istihbarat birminin, kalabalığın içinde ilegal kişileri çekip çıkaracak bilgiye sahip olması gerekiyor. Kesin delilleri olmadıkça kimseye suçleme yapamaması gerekiyor. Ancak bir yandan da suçluların, özellikle hem ahlaki hem de kanuni yönden hepimizin ortak duyarlılığı olan çocuk istismarı konusunda faaliyet gösteren çete ve kanun kaçaklarının yakalanması konusunda çok ciddi çalışmalar yapılmalı.

Twitter, facebook ve her türlü platformda kullanıcıların fake profilllerle tehdit, taciz edilmesinin kısa sürede önüne gidilmeli.

Bunların dışında devletin, Türk sosyal medyaların oluşması ve yaygınlaşması konusunda teşvik vermesi gerektiğini düşünüyorum. Milli arama motoru konusunda tren kaçmışken faaliyet içinde olan bakanlık aslında daha önümüze mesele olarak gelmeden önce milli sosyal medyaların yaratılması ve bunların teşvikle yakın ülkelere de faaliyet vermesi sağlanmalı. Keza CDN (Content Delivery Network) konusunda da teşvikler oluşturulmalı ki; Türkiye içine giren trafik ile dışarı çıkan trafiğin oranı makul seviyelere insin.

Ben Türkiye’nin bu konularda ivedilikle aksiyon almadan, 2023 projesinin sadece bir hayal olarak kalacağını düşünüyorum.

PUHU TV Türkiye’nin en iyisi nasıl olur?

Yeni nesil televizyonlar ile ilişkim Doğan TV Holding’de bulunduğum dönemlerde Youtube’ün reklam gelirlerini durdurmak için çözüm üretme beklentimiz ile başladı. O dönemde gelen tehdidi engellemenin tek yolu benzer bir yapı oluşturmaktı. İşte NetD bu konuda yapılması gerektiğini düündüğüm ancak ben ayrıldıktan sonra yanlış şekilde gerçekleştirilmiş bir projedir. Zaten çok uzun süre de faaliyetini sürdüremedi. 
IPTV derneği başkanı olarak daha sonra Netflix’den kaynaklanacak tehdid konusunda da RTÜK bize danıştı. Benim her zaman arkasında durduğum bir yaklaşım olarak IPTV sektöründeki durumun yaşanmaması adına bir korumanın getirilmemesi yolunda görüş bildirdim. Türkiye’de OTT TV sektörünün liberalleşmesinin asıl sebebi budur. Her ne kadar ne Netflix ne de BLU ve Puhu TV’den bu konuda bir teşekkür gelmemiş olsa da ben sektörün önemli bir problemini bu şekilde çözdüğümüzü ve varlıklarını sürdürmeleri yolunda iyi bir aksiyon aldığımı düşünüyorum. 

DSmart projesinde birlikte çalıştığımız son derece değerli dostlarımdan Erdoğan Şimşek, bana BLU TV’de yaptıklarını anlattığında, teknik sorunların çözülmesinin aslında içerik eksiklikleri ve pazarlama alanında pek de yardımcı olmadığını iletmiştim. 

Puhu TV ise tam da bu zamanlarda ortaya çıktı. Ben de geçen hafta Puhu TV’yi bütün işlevleri ile inceledim. Neyi doğru neyi yanlış yapıyorlar, bu bakış açısı ile nasıl bir sonuç alırlar, neleri değiştirmeleri gerekiyor…

Gerek Puhu Tv, gerekse BLU TV Netflix’in House of Cards projesi gibi bir proje yaratıp onun üzerinden pazarlama ve izleyici çekmeyi planlıyorlar. Bu büyük bir yanlış! Zira Netflx’in Kevin Spacey ile anlaştığı topraklardaki televizyon sektörü ile şu an Türkiye’de yaşananlar hiç de aynı değil. Merak edenler The Telegraph youtube hesabından o dönemin televizyon sektörünü Kevin Spacey’nin ağzından dinleyebilirler. ( https://tinyurl.com/otttvders1 )

Türkiye’de ise televizyon endüstrisi böyle işlemiyor. Yani kötü haber, ne Haluk Bilginer ne de Ozan Güven, bir Kevin Spacey olamayacak. Ne de Fi bir House of Cards… Üstelik çok ciddi bir sorun var. Özellikle Puhu Tv’nin gerek Android gerekse Apple Store’larında uygulamalara gelen eleştirilerin en önemlisi sık çıkan reklamlar. 

Puhu TV Android cihazlarda neredeyse 6 dakika da bir reklam kuşağına geçiyormuş. Bu bir dizinin izlenmesini neredeyse imkansız hale getirir. Bu yetmiyormuş gibi bir de dizinin senaryosunda ürün yerleştirmeler var. Serenay Sarıkaya mutfakta çalışırken bir anda üzerindeki kıyafeti çamaşır makinesine atma ihtiyacı duyuyor ve çalışır durumdaki makineye çamaşırı atıyor. Çekimleri OTT TV kullanıcılarının (ki kitlenin sosyo ekonomik durumunu biliyorsunuz) zekaları ile dalga geçer gibi. Kurgu ve olaylarla hiç ilgisi yokken bir anda makineye zoom yapıldığını görüyorsunuz. Bu ve diğer bütün ürün yerleştirmeleri tasvirimi mazur görün ama tam ‘Kör parmağın gözüne’…

Yani Puhu TV, pazarlama yöntemini değiştirmeli, tek dizi ile gitmek yerine katma değerli servisler üretmeli. Türk televizyon izleyicisi, eskileri seyretmekten hoşlanır. Kanal 7, CNBC gibi kanallar bu sayede var oldular, tanındılar, büyüdüler. Son dönemde TRT arşivinin açılması ile Orhan Boran’lardan birçok içeriğe sosyal medyaya işgalinin sebebi tam olarak budur. 

Gelelim websitesine ve oluşurulan markaya. OTT TV’lerin mutlaka televizyona erişmesi gerekmektedir. Bu noktada Apple TV uygulaması Puhu TV’yi çok hızlı öne çıkarıyor. Ancak ne yazık ki, ‘store’larda tanıtımlar çoğunlukla markanın vaadini değil, dizinin tanıtımını yapıyor. Bu da dijital bir platformun yapacağı en büyük ikinci hata. Olması gereken çok dilli ve en azından yakın ülkelerde televizyon izleme alışkanlıklarını göz önüne alan bir pazarlama stratejisi. Puhu TV’nin şu an bunun çok uzağında olduğunu düşünüyorum. 

Yıllar önce TİVİBU ekibine neden filmleri abonelik sistemi ile satmadıklarını sormuştum. O dönemde verdiğim önerilerden sadece ikisi, alttaki reklamlara kısa yol atama ve interaktif videoplexer’ı uygulayabilmiş ne yazık ki abonelik sistemini uygulayamamışlardı. Daha sonra gelen Netflix bu iş modeli üzerinden şu anda Türkiye’de de pazarı ele geçirmeye başladı. Bunu pazarı korumak için oluşturulacak mevzuatlarla geçmek mümkün değil. Olması gereken inovatif katma değerli servisler, net bir marka vaadi, etkileşimli ve güçlü bir içerik. Bunlar olmadan televizyon sektöründe ne lokal ne de global bir oyuncu olmak mümkün değil. 

Bu arada stratejik kararlarda sadece Türkiye değil bölgenin ihtiyaçlarını da öngörmek gerekiyor. Basit pazarlama yöntemleri ile anlık, sadakatsiz kullanıcılar kazanmak yerine, uzun vadeli, sadık kullanıcılara ulaşmak gerekiyor.