Startuplara proje seçiminde öneriler

Bir dönem endeavour’da koçluk yapmış biri olarak, Türkiye’de bir projenin başarılı olması için dikkat edilmesi gereken konuları yazmanın gerekli olduğunu düşünüyorum.
Özellikle yazılım projelerinde, üretim sürecinin elinizdeki kaynaklar da düşünüldüğünde öyle çok multitasking bir iş olmadığını unutmayın. Startupların genelde sermaye konusunda sorunları vardır. Bu nedenle proje başlarken elinizdeki kaynaklar _enerji, sermaye, insan gücü, network_ çok dikkatli kullanılmalı. Hatta kaynak planlaması mutlaka yapılmalıdır. Bu kaynakların çokluğu size bir başka kaynağı kazandırır. Bunun ismi zamandır. Eğer doğru bir proje yapıyorsanız, elinizdeki en değerli sermaye zamandır. Üretim süreçlerini ne kadar kısaltırsanız, başarıya ulaşma şansınızı o kadar yükseltirsiniz.

Ancak yine yazılım projelerinde unutmayın ki; süreyi ne kadar kısaltırsanız kısaltın, mutlaka yine de bir zaman vardır. Siz bu süre içinde kafanız önünüzde ürününüzle ilgilenirken, dünya dönmeye, herşey gelişmeye devam eder. Bir anda kendinizi dünyadaki trendlerin dışında, hatta geri dönülemez bir noktada bulabilirsiniz. Bu nedenle bir girişimin en dikkat etmesi gereken konu, lansman tarihini doğru hesaplamak ve o tarihte dünyanın hangi noktada olacağını görmek.

Seri girişimciler, sürece daha hakim olduklarından ve istedikleri gibi manipüle edebilme kabiliyetine sahip olduklarından bu konuyu daha az dert ederler. Ancak ilk girişimini yapan kişinin bunlara dikkat etmesi çok ciddi bir gerekliliktir.

Yazılım ve özellkle web projelerinde dünya trendlerini bulabilmek için bu noktaya nasıl geldiğimiz biliyor olmak gerekir. İnternet .com krizinden hemen sonra ortaya çıkan iş modelleri ilk olarak analog dünyanın öykünmesi şeklinde gelişti. Bu öykünme o kadar barizdi ki, çok parodik çözümlerle de karşılaştık.

Mesela attığınız maili karşı tarafa kağıda basıp götüren servisler bile vardı.

Sonra tıklayın evinize yemek getirelim, tıklayın market alışverişinizi yapalım gibi analog dünyaya dokunan bu nedenle de operasyonel dertleri bulunan projeler gelişti.

Bunların hemen arkasından tamamı dijitalde olan projeler, finans, bankacılık gibi hizmetler ortaya çıktı.

Şimdi yeni bir döneme giriyoruz. Bu dönemde yapılan bu hizmetlerin üzerindeki projeler olacak. Mesela uber araç kiralam servisi ile spotify’ı birleştiren bir servis. Yada youtube üzerindeki reklam gelirleri ile çalışan bir televizyon kanalı, birden fazla hizmetin entegrasyonunu sağlayan çözümler. Hatta bir yazılımı yada hizmeti akıllı hale getiren projeler. IFTTT.com dsitesi bunun en iyi örneklerinden biri.

İşte yeni dönemin asıl etkin projeleri burada olacak. Girişimcilere bu noktaya daha dikkat kesilmelerini öneriyorum.

Canım canım Tanrı

Avrupa ve Amerika’da 2-9 yaş çocuklara Tanrı’ya ilişkin düşüncelerini sormuşlar. Dinsel eğitimin bir parçası olarak çocuklara Tanrı’ya bir mektup yazın ve duygularınızı isteklerinizi anlatın demişler. İşte çocukların kafalarındaki Tanrı figürüne yazdığı mektuplar:

Sevgili Tanrı, şu andaki eksiklerimi yazıyorum: Yeni bir bisiklet, bir kimya seti, köpek, film makinesi, beyzbol eldiveni. Hepsini gönderemezsen birazı da olur.
Seni seven Eric (5 yaşında)
Not: Noel Baba’nın olmadığını biliyorum.

Canım canım Tanrı,
Astronotları öyle yukarı fırlatıp fırıl fırıl döndürmelerinden ödüm kopuyor. N’olur onların bizim evin çatısına düşmelerine izin verme.
Dostun Norman (4.5 yaşında)

Sevgili Tanrım,
İnsanların ölmelerine izin verip yenilerini yapmak yerine neden elindekileri tutmuyorsun?
Jane (6 yaşında)

Sevgili Tanrı,
Lütfen bana bir midilli gönder. Senden şimdiye kadar hiçbir şey istemedim. Bunu da herhalde unutmazsın.
Bruce (4 yaşında)

Sevgili Tanrı,
Babam çok aksi. Onu bu huyundan vazgeçirmeni istiyorum. Ama lütfen canını yakma. Sevgilerle.
Martin (5 yaşında)

Sevgili Tanrı,
Bulutlardan biri yüzünü öyle korkunç yaptı ki ödüm koptu. N’olur söyle ona bir daha öyle yapmasın.
Ellen (3 yaşında)

Sevgili Tanrı,
Sahiden var mısın? Bazıları buna inanmıyor: Eğer varsan gecikmeden bir şeyler yapmanda fayda var.
Harriet Ann (6 yaşında)

Sevgili Tanrı,
Eğer hiç kimse bilmeyecekse iyi olmanın ne yararı var?
Mark (8 yaşında)

Tanrı’cım,
Üst kattakiler durmadan bağıra çağıra kavga ediyorlar. Bence yalnızca çok iyi arkadaşların evlenmesine izin vermelisin.
Nan (5 yaşında)

Sevgili Tanrım,
Ne diye bu kadar çok insan yarattın? Başka bir dünya daha yapıp fazlalıkları oraya koyamaz mısın?
J.B. (7 yaşında)

Tanrım,
İnsanlara ruhları her zaman doğru mu dağıtıyorsun? Yanlış yapabilirsin.
Audrey (8 yaşında)

Sevgili Tanrı,
Sen tuhaf ne yaparsan yap herkes hayran oluyor; ama ben ufacık bir şaka bile yapsam yiyorum fırçayı.
Jodie (6.5 yaşında)

Sevgili Tanrı,
Bizi hiç merak etme çünkü bizimkiler çok dindar.
Teddy (9 yaşında)

Sevgili Tanrı,
Bende senin dışında bütün liderlerin resmi var.
Norman (6 yaşında)

Tanrım,
Şişman olunca kimse senin arkadaşın olmak istemiyor.
Billy Jean (9 yaşında)

Sevgili Tanrım,
Oğlanlar kızlardan daha mi üstün? Biliyorum sen de onlardansın ama gene de dürüst olmaya çalış.
Sylvia (5 yaşında)

Sevgili Tanrı,
Kitabını okudum ve beğendim. Bütün o fikirler nereden geldi aklına?
John (8 yaşında)

Sevgili Tanrı,
Zürafaların görünümünü isteyerek mi böyle yaptın, yoksa yanlışlıkla mı oldu?
Norman (4 yaşında)

Tanrım,
İncil’de neden hiç karının adı geçmiyor? Yoksa İncil’i yazarken daha evlenmemiş miydiniz?
Larry (6 yaşında)

Sevgili Tanrım,
Tamam, İncil’de öbür yanağını çevir dedin biliyorum; ama kardeşim gözüme vurunca ne yapacağım?
Sevgiler,
Teresa (5 yaşında)

Sevgili Tanrı,
Tanrı olduğunu nasıl bilebildin?
Charlene (3 yaşında)

Sevgili Tanrı,
Senin yaşına geldiğimde tıpkı senin gibi olmak istiyorum. Tamam mı?
Tommy (4 yaşında)

Sevgili Tanrım,
Eğer Tanrı ben olsaydım bu kadar iyi olmazdım. Bunu aklından çıkarma.
Michelle (6 yaşında)

Çocuklardan Tanrıya Mektuplar adlı kitaptan alıntı

Yeni dönem eğitim trendleri

Eşimle yeni tanıştığımız dönemlerde, Bilgi Üniversitesindeki bir hocayla uzun bir sohbete girmiştik. Sohbet döndü dolaştı eğitimin geleceğine ulaştı. Bana en geç 50 yıl içinde üniversitelerin kalkacağını söyledi. Yerine hızlandırılmış sertifika tabanlı eğitimlerin olacağından bahsetti. Benim buna katılmamam mümkün değildi. Zira yıllardır yaptığım konuşmalarda bilgisayarların, bilgisayarcıların cihazı olduğuna inandığımı söyleyen biriyim. Gerçekten de zaman gösterdi ki; bilgisayar, bilgisayarcıların, yazılımcıların kullanması gereken bir cihaz. Son kullanıcı bunu imkansızlıktan kullanıyor. Şimdi bakıyorum, bilgi girişi yapmak zorunda olanlar, cep telefonundan, avuç içi cihazlara, eğlence ve not girişi yapanlar tabletlere yöneldiler. Bilgisayar, artık bu alanların hepsinden çıktı. Ben üniversitelerin de akademisyenlerin yerleri olması gerektiğine inanıyorum. Bir işi yapmak için, gerekli bilgiyi almaları gerekenler için üniversiteler çok ofistike yapılar. Yerini sertifikasyon programları, uzaktan eğitim sistemleri kolaylıkla alabilir. Üniversitelerin üzerinden öğrenci yükü alınırsa, asıl işleri olan araştırma geliştirmeye daha fazla imkanları olur. Tabii bu sayede bir iş kolu için eğitim alması gereken kişiler de, eğitim sırasında akademinin keskin disiplininin dişlileri arasında sıkılmamış olur. Eğitimde bu değişiklik aynı zamanda kişiye özel eğitimleri, bu sayede de eğitimde dijital dönüşümü sağlamış olur.
Tabii eğitimde bu yeni trendler üniversitelerle başlamayacak. Aslında dönüşümün başlangıcı, bizim jenerasyonumuzda hiç okula gitmemiş olan bir kitle. Ben yanlış hatırlamıyorsam anaokuluna 6 yaşında başladım. Ancak kızım ve yeğenim okula 2 yaşında başladılar. Tabii daha önce gittiğimiz velili dersleri saymazsak. Sanıyorum ikisi de 1 yaşından bu yana okula gidiyor. İlk gittikleri okullar, duygu gelişimlerini, dokunma hislerini geliştirmek amacıylaydı. Tabii bu gelişimler aynı zamanda beyin nöronları arasında snapslerin arttırılmasını sağlıyor. Bu sayede kıvrımlı beyinlerimiz bir kavrama karşılık gelen sonuçların sayısını ve zekayı arttırıyor. 0-3 yaş arası bu eğitim aslında beynin yapılandığı, ana dilin öğrenildiği ve öğrenme hızının evrendeki birçok yapıdan fazla olduğu bir dönemde olduğu için çok önemli. Zaten ciddi olarak incelendiğinde küçük yaşlardaki edinimler, daha sonraki dönemlerde büyük farklar oluşturuyor.
İşte bu yüzden 3-6 yaş arası edinimlerin meslek seçiminden, hayatı yaşama şekline kadar bir çok alanda ciddi etkileri olduğunu söylemek gerek. Bu aralıktaki eğitim içinde iki önemli trend var. Bunlardan biri kişinin kendine yetebilmesini sağlamak amacı ile planlanmış olan Montessori eğitimi. Dünyanın en büyük şirketlerinin başında bu eğitimi almış insanların olduğunu söyleyebiliriz. Mesela Amazon’un kurucusu ve CEO’su Jeff Bezos, Google’ın kurucusu Larry Paige yine bu eğitimleri alanlar arasında. Hatta teknoloji dünyasında başarılı o kadar çok patron Montessori eğitimi almış ki; bunlara silikon vadisinde “Montessori Çetesi” diyorlar. Eğitim kendine yetmeyi bu sayede de özgüven sahibi olmayı amaçlıyor. Bu partronların riskleri göğüsleyip, stresin altından kalkabilmeleri hep bu eğitimin sonucu. Ben bu konuda 1800’lü yılların sonunda, çocuğu merkeze alıp, ilgi alanlarını tanımlama üzerine bir sistem kuran Montessori’ye hayran oldum. Eğitim çok sade, özel yapılmış araçlarla gerçekleştiriliyor. Türkiye’de ne yazık ki; eğitim araçlarını üreten kimse yok. Bu nedenle yurt dışından geliyor. Anladığım kadarı ile Türkiye’de üretilen eğitim araçları dışardan bakılınca aynı malzemeden yapılmış gibi görünse de, her birinin ağırlığı bile özel olan orjinal araçlarla ilgisi yok.
Montessori’den sonraki dönemde en mantıklı eğitim yöntemlerinden biri de Waldorf. Bu yöntem çocukların, çevrelerindeki dünya olan ilişkilerini düzenliyor. Çocukların binaların içinde değil, etrafındaki dünyaya olan ilişkilerini arttırıyor. Orman okulu da denilen bu yöntemin, çocuğun kişisel becerilerini arttırdığı Montessori eğitiminden sonra alınması mantıklı gibi görünüyor.
Tabii aslında bu iki sistemden sonra ortaya çıkan ve her ikisini de çeşitli yönlerden kapsadığı görünen Reggio Emillia ise ayrı bir karar ihtimal olarak karşımıza çıkıyor.
İlkokula bile gelmemiş olan çocukların 0-3 ve 3-6 yaş arasında bu kadar farklı eğitim sistemleri ile eğitilmeleri size garip ve çok yoğun gibi görünebilir. Ancak üniversiteye artık son bir yılda hazırlanılmıyor. Üniversite ve hayata doğru yaklaşmak daha çocuk yaşlarda dünyayla barışık zeki çocuklardan geçiyor. Kaldı ki önemizdeki dönemde yapay zekayı yönetebilecek seviyede esnek bir zeka seviyesine sahip olmak küçük yaşlarda eğitilmeyi gerekli kılıyor.

Yanlış bakış açısıyla teknoloji regülasyonları sadece yeni sorunlar doğuruyor

Kasım ayında Londra’da bir konuşma yapacağım. Konuyu seçerken aklıma gelenlerden biri de gelişmiş ülkeler ve gelişmekte olan ülkelerin mevzuat oluştururken farklılıklarıydı. Tabii bu farklılıkların oluşmasında etkin olan bakış ayrılıkları. Bu farkı eminim global şirketlerin gelişmekte olan ülkelerdeki CEO’ları yaşıyorlar ama analiz edip farkındalık oluşturuyorlar da sonra kurumsal yapının içine yedirip kayıp mı ediyorlar, yoksa sümen altı mı ediyorlar bilemiyorum. Genelde bu konuda bir farkındalığa denk geldiğimi söyleyemeyeceğim.
Bu farkları özellikle teknoloji sektöründe ciddi anlamda hissediyoruz. Sözgelimi “copyright” yani telif hakları olduğunda doğuda hala aklımıza filmlerin kanunsuz şekilde dağıtımı ve izlenmesi geliyor. Bu konuda hukuk yoruma imkan vermeyecek kadar net. Ancak günlük hayatta kanunsuz kullanım hala son derece fazla. Böyle olunca görmemezlikten gelmek, çözüm üretmekten kolay görünüyor. Ancak batıda önce pay tv’ler arkasından da avrupa komisyonunun insanı merkeze alan yaklaşımları ile sorun çözülüyor. Bir süre sonra iki bakış açısının farkından doğan makas çok açılıyor. Örnek vermek gerekirse, Türkiye’de hitspor.com isimli bir site içinde bir maç hakkında kendi yorumlarını içeren, içinde hiçbir telif görüntü bulunmayan bir video yayınladığında, bir gün içinde erişim yasağı ile karşılaşabiliyorlar. Aynı anda Avrupa Komisyonu telif yasalarını, abonenin hangi ülkede olursa olsun satın aldığı bir içeriği izleyebilmesi noktasına kadar esnetiyorlar.
Hatta geçenlerde çıkan bir düzenleme ile, alıp daha sonra jail break (yazılımı kırma) işlemi yapılan makinelerin sigorta ve garanti koşullarının bozulmaması ve bunun bir telif sorunu oluşturmaması sağlandı.
Bu bakış açısı farklılıklarını aynı konu üzerinde çalışan iki üst mahkemede de net bir şekilde görebiliyoruz. Avrupa komisyonunu OTT TV regülasyonu çalışmasından, sadece çocuk içeriklerinin, yetişkin içeriklerine karışmaması konusunda bir sonuç çıkarken, Türkiye’de aynı çalışma, dünyanın neresinde Ott tv hizmeti verirse versin, Türkiye hakkında en ufak yayın imasında bulunan bir kurumun Türkiye’den lisans alması gibi oldukça garip bir sonuca ulaştı.
Geçenlerde bir haber başlığında rekabet kurumunun Samsung ve Apple’a vatandaşların telefonlarını yavaşlattıkları gerekçesi ile yüklü cezalar kestiklerini okudum. Bu benim şu ana kadar anlattığım teoriye aykırı olduğu için merakla siteyi açtım. Sözü geçen rekabet kurumunun İtalya Devletine ait olduğunu gördüm.
Gelişmekte olan ülkelerinde bir süredir bahsi geçen markalarla ilgili serzenişleri olduğunu biliyorum. Ancak çıkış noktası çoğunlukla devlete vergi ödenmediği bakış açısından kaynaklanıyor. Bu da insanı merkezine koyan bakış açısından çok uzak.
Konferanslarımda dijital dönüşümü, teknolojik gelişmelerden ziyade bir bakış açısı farkına, insanı merkezine alan yaklaşıma bağlamayı tercih ediyorum. Bu strateji sadece şirketlerin değil, dijital dönüşümünü gerçekleştirmek isteyen her yapı için geçerlidir. Yani dijital dönüşüm söz konusu ise, telefon hatları almaktan, herkese bilgisayar vermekten, kağıtsız döküman yönetimi sağlamaktan, ERP almaktan önce, bütün yapının paradigmasını insan merkezli bir bakışa çevirmek gerekiyor. Bu sadece yönetim, pazarlama için değil, IK için de, satış için de, hatta ve hatta IT için de geçerli.
Bu dijital dönüşüm sadece şirketler için değil, devlet kurumları, STK’lar hatta ve hatta devletlerin kendileri için de geçerli.
Bu stratejik paradigma değişimi sağlanmadığı sürece yapılan yatırımdan, mevzuata ve kanunlara kadar her şey gelecek on yılda çöp olmakla kalmayacak kısa dönemde de daha büyük sorunların yolunu açacaktır. Sanıyorum gelişmekte olan ülkeleri, gelişmiş ülkeler seviyesine çıkaracak sıçrama tahtası da gelecek on yıl için bu bakış açısı değişikliği olacaktır.