İnternetin tarihi, hayata ve siyasete etkisi

Geçen hafta Bilgi Üniversitesinde Emeritus Profesör Dr. Haluk Şahin’in konuğu oldum. Konumuz İnternet, demokrasi ve siyaset. Malum hem dünyada hem de Türkiye’de siyaset ve politikaya internet çok etki ediyor. Prof. Dr. Nabi Avcı ile bu konuda yaptığımız sohbetlerde internetin her şeyi değiştiren yapısının bütün sektörler üzerinde sırasıyla etkisi olacağına kanaat getirmiştik.
Gerçekten de özellikle 2000’li yıllarında başında özellikle Türkiye’de sansür ile başlayan tartışmalar, bizi bambaşka noktalara götürdü. Şu an bakıyorum da, özellikle sosyal medya ve yapay zekanın da etkisi ile özgür iradenin dile getirilmesi alışık olduğumuzun dışında bir mekanizma ile sansürleniyor. Eskiden örnek vatandaş olmak ödülü ile tek bir profile çekilmeye çalışılan karakterler şimdi teknolojinin işlem gücü ile tam tersi en küçük parçalara hatta alt bireylere kadar parçalanarak yönetiliyor.
Üstelik bunu gerçekleştiren gücün de eskisi gibi tek bir kaynaktan çıkmadığı net şekilde görülüyor. Bu nedenle beklentiler, bu beklentilerden yola çıkarak gelecek tahminleri yapmak neredeyse mümkün değil. Değişen paradigma gereği güç merkezleri, kendilerine en yakın anlayışa sahip yapılarla koalisyon yapmak yerine, kısa süreli anlaşmalar yapmayı tercih ediyorlar. Bu nedenle kesinlikle birlikte çalışmaz dediğiniz gruplar bile kısa süreli kazanımlar için iş birliklerine girebiliyorlar.
Bu nedenle şu an internetin en büyük yapılarının sahibi olan isimlerin aslında gerçekten bu yapıları yönetme imkanlarının olup olmadığı da gerçek bir soru işareti. Herkes elindeki gücü belli oranlarda kullanırken, buradan bazen bir tehdit, bazen bir şantaj çıkabiliyor. İnternetteki güç odaklarına devletler belli bahanelerle, bazen kaçınılan vergiden bazen de gerçekleştirilmeyen isteklerden dolayı cezalar keserken, şirketler de bunun karşılığında elde ettiği istihbaratı kullanarak bu güç savaşının içinde etkin rol oynuyor.
Türkiye’de internetin dış politika için kullanımına çok sık denk gelmesek de, iç politikada 90’lı yıllardan bu yana iletişim ve örgütlenme amacı ile çokça kullanıldığını görüyoruz. Hatta internetin gelişim dönemlerinde, özellikle erişim maliyetleri de iç politikanın malzemesi olarak kullanıldı. İnternet üzerinden gerçekleştirilen sansür ve ek olarak internet bağlantı maliyetlerinin yükselmesi gerekçesi ile çeşitli eylemler gerçekleştirildi. Bu eylemlerin çoğu, samimi tepkiler aldı.
2000’li yılların sonunda Türkiye’de youtube ve google ile ilişkilerde zorlu bir döneme girildi. Türkiye, bu ülkede faaliyet gösteren internet şirketlerinin Türk hukukuna dahil olmasını istedi. Bu amaçla en azından Türkiye’de faaliyetlerini gerçekleştirdikleri veriyi buraya taşımalarını istedi. Bu sayede veri cari açığı yüksek olmayacaktı. Bu nedenle o dönemin en yüksek veri çıkışına neden olan youtube ve akabinde kurumun büyük yapısı olan Google ile savaş ilan edildi. Bu dönemde Google’ın Türkiye’den reklam geliri olduğu ancak bu geliri Türkiye dışında muhasebeleştirdiği için vergi ödemediği konusu uzun bir tartışmanın başlangıcı oldu. Google Türkiye bir şube olmadığı, sadece bir irtibat ofisi olduğu için bu konudaki ihtiyaçlara cevap veremeyeceğini öne sürdü.
Bu dönemlerde eBay’in Türkiye faaliyetlerini geliştirmesi ile birlikte Amerikan ödeme sistemi PayPal da Türkiye’de çokça kullanılmaya başladı. Hükümet Ulaştırma Bakanlığının liderliğinde bu konuda da verinin Türkiye’de tutulması amacına yönelik çalışmalar yaptı. PayPal üzerinde Türkiye’ye ait verinin bu topraklar üzerinde tutulması konusunda fikrini iletti. Ancak PayPal merkezileştirilmiş tek bir veri tabanı kullandığını ve bu şekilde bir dağıtımın güvenlik politikalarına uymayacağını belirterek Türkiye’den çekilme kararı aldı.
Son dönemde sitesindeki yanlış verileri değiştirmediği için de Wikipedia bloke edildi. Her ne kadar wikipedia içindeki Türkçe içeriğin kalitesi ve büyüklüğü konusunda ciddi şüphelerim olsa da bu blokenin sebebinin aslında haklı taraf olan Türkiye’nin doğru iletişim kurmamasından kaynaklandığını düşünüyorum. Dijital diplomasi konusunda bilgi sahibi olmayan kişilerin ülkenin internetinde yaptıkları her yanlış haraket Türkiye için ciddi kredibilite sorunlarına sebep oluyor. Halbuki bu ülke Facebook’un kapatılmasından, Wikipedia’daki yanlışlara kadar birçok sorunu kimsenin haberi olmadan çözdü. Tabii bunu doğru kişilerden danışmanlık alarak yaptı.

Facebook reklamlarından RTÜK payını alıyor mu?

Bunu RTÜK üyelerine de sormak istiyorum. Türkiye’de televizyon reklamlarından RTÜK payı alınıyor. Televizyonlar bu paydan ve payın verilmemesinden doğan cezadan o kadar çok korkuyorlar ki; yarışma programlarında “özel bir şirkette çalışıyorum” diyor, kıyafetlerinin üzerindeki logolara bantlar yapıştırıyorlar. Bu iş özellikle magazin programlarında öyşe garip durumlara taşınıyor ki; bazen arkadaki herşey blurlandığı için, röportaj mı seyrediyorsunuz, rüyada mısınız karıştırıyorsunuz. Geçenlerde Tivibu’da film kanallarından birinde (bu kanallar sadece özel ödeme yapan abonelere açık) “Sosyal Ağ” filmini seyrediyorum, Facebook’un kuruluşunu anlatan filmde, facebook kelimesi “bip”lenmişti.
O anda birşeyi merak ettim, neredeyse her programda, her yarışmada, her dizide facebook ve twitter logolarını görüyoruz. Peki RTÜK sosyal ağ reklamlarından dolayı payını alıyor mu?
Devletin sosyal ağlara tanıdığı özerklik bir tek bana mı garip geliyor?
Üstelik bilimsel makalelere bakarsanız sosyal medya bağımlılığı alıp başını gidiyorken bu özerkliğin televizyonda sigara reklamlarının oynatılmasına izin vermekten ne farkı var? Sosyal medyanın zararları hakkında okuduğum son makalenin başlığı “iki hafta Facebook kullanmadığınızda beyninizde oluşan değişiklikler”di. Yani işin hangi seviyede olduğunu anlayınız.
Geçenlerde Ayşe Arman köşesinde bir röportajı anlatırken “Skype yaptık” yazdı. Ayşe Arman’ın bilemiyor olmasına şaşırmıyorum ama editörün, sayfa sekreterinin, genele yayın yönetmenin bu söylemi video konferans olarak değiştirmemeleri de bana garip geliyor. Dikkatsizlikle, gizli reklam arasında gidip geliyorsunuz.

KVKK ve spam

Kişisel verilerin korunması yasası ilk çıktığında, büyük markaların birçoğu ellerindeki veriyi yasaya uygun şekilde kullanabilmek için, birçok faaliyet gerçekleştirdiler. Önce danışmanlarına sorup, veriyi nasıl kullanılabilir yapacakları konusunda bilgiler aldılar. O dönemde hatırlarsınız, her alışverişten sonra birçok marka bize yeniden SMS almak istiyorum formları doldurttu. Markalar cezai yaptırımlardan etkilenmemek için, ulaşamadıkları müşterilerini iletişim listelerinden çıkarıp, çoğuna ulaşmayı sağlamak için bazen kampanyalar bile yaptılar. Hatta yanlış atılan bin tane SMS’in her birine ayrı ceza mı yoksa toplu ceza mı ödeneceği konusu uzun uzun tartışıldı.
Yasanın arkasından KVKK yani Kişisel Verilerin Korunması Kurumu kuruldu. Artık bizi ilgilendirmeyen, SMS’ler almıyacaktık. Öyle umut ediyorduk. Ancak aradan geçen sürede, önce kombiciler ardından hastaneler cesaretlendiler. Hayatımda kapısından içeri girmediğim halde Gaziosmanpaşa Hastanesi her ilkbaharda arayıp checkup bilgisi verip, ölüp ölmediğimi kontrol eder mesela. Kime şikayet ettiysem edeyim bunu yapmalarına engel olamadım. Hiçbir ilişkim olmadığı halde Avcılar Belediyesi devamlı mesaj yolluyordu, twitterdan ulaşıp yapmamalarını söyledim. Gerçekten artık atmıyorlar ama hiç alakam olmayan Eyüp belediyesi hemen ardından mesaj atmaya başladı. Belediyeler mesaj listesinden çıkma şansı da vermiyorlar. Özel olarak bulmak zorunda kalıyorsunuz kimin attığının.
İşte bütün bunları şikayet edebileceğimiz bir mercii olacaktı. Ama hala yok. Olacağı hissine de kapılmıyorum. Gerçi geçenlerde KVKK Başkanı, facebook ile uğraşacaklarını söyleyen bir demeç vermişti, ama çok merak ediyorum sormazlar mı ülkendeki spam konusunu çözmeden facebook ile uğraşmak nedir diye?

OTT

Geçenlerde Binali bey de Uber’den yola çıkarak konuyu bir daha gündeme getirmiş. Ancak bu tek bir konu değil! Uber, AirBNB, Netflix hepsi aynı konu. Buna yaklaşımı tek yapmak da yarar var. Japonya üç konuda da mevzuatını hazırladı. Onların büyümesini sağlayan yapıyı kurdu. Bu yapılarla düşman olmak yerine, barışık olmayı tercih etmemiz şart. Hatta Türkiye’den yakın lokasyonlara bu tip hizmet ihracatları yapmak da şart. Önce ülke içinde bu tip OTT yapıları ile barışık bir mevzuat oluşturmalı. Bu konuda genel sulh ilan etmeliyiz. Eminim bu üç konuda da “biz lisans parası veriyoruz, bunlar da nereden çıktı?” diyenler olacaktır. Ama unutulmamalıdır ki; su bu tarafa akarken önünde durmak, anlamsızdır.

E-tebligat

Türk insanının, çok ilginç bir yapısı var. Hala kendisine gelen ödeme emirleri, tebligatların komşuları tarafından görünmesinden rahatsız oluyor. Öyle ki; ödenme süresi çok geçmiş kredi ve kart borçlarını alan şirketler dünyanın her ülkesinde yüzde 10 ödeme bekleyerek bu borçları satın alırlar. Ancak Türkiye’de geri ödeme bunun o kadar çok üzerine çıkmış ki; şirket ciddi karlılık açıklamış. Türkiye KEP ile birlikte bu ortalıkta yalan yanlış dolaşan tebligatlardan kurtulacağını umut etti. Ancak KEP beklentileri karşılamadı. Tebligatlar yerine ulaşmadı. Devletin bu hassas konuyu en kısa zamanda, etraftaki dedikodularla tebligat yapmaya çalışan postacılardan alması gerekiyor.

Bloklu web sitelerinin sayısı artık genel bir sulhu gerektiriyor

Hemen söyleyeyim Wikipedia’nın ve onun gibi yalan yanlış bilgi, dedikodu üzerinden yola çıkan web sitelerinin bloklanmasından hiç rahatsız değilim. Hatta destekliyorum. Wikipedia bir ansiklopedi değildir. Üstelik Türkiye’deki moderatör yapılanmasının yanlışlığından bir sürü iyi bilgi sisteme girememiş durumda. Bir sürü anlamsız bilgi ise olmaması gerektiği halde var. Bu şekli ile Türkçe içeriği çok kötü ancak Google’da sistem gereği hala birçok başlıkta en üstte çıkıyor. Wales’in de farkında olduğu bu çarpık moderatör yapılanmasını değiştirmesi şart. Bu konuyu 2014 yılından beri yazıyor https://atifunaldi.com.tr/2014/08/08/wikipediada-turkcenin-hazin-durumu-ve-gercek-babayigitler/ bir süredir Afrika yöneticileri de dahil herkesle konuşuyorum.
Ancak 70bin üzerinde boklu web sitesi, hiç ama hiç mantıklı değil. Bu durumdan en kısa zamanda kurtulmak lazım. Bunun için de yine daha önce yazdığım gibi BTK ve RTÜK ( hala duruyorsa TİB) birleştirilip başına devletle ticari faaliyeti olmayan bir STK başkanı getirilip özelleştirilmelidir. OFCOM gibi çalışan bu yapı en kısa zamanda bu sorunu çözmelidir

E-devletimiz

Proje ilk başladığında Ankara’da birkaç kontakla bağlantıya geçip, e-devletin stratejisini sordum. O zaman strateji kurumların kendi yapılarını yapmaları ve sonra bir çatı ile birleştirmekti. Öyle de oldu. Ancak o zaman da, şimdi de söylüyorum, bu yanlış bir strateji. Yazılımcılar bilirler, birden fazla takımla bir projeye başlayacaksanız, önce bir proje yapısı oluşturup, her tarafın birbirini anlaması için bir literatür oluşturursunuz. Bunlar olmadan iki uçtan başlayan köprüyü ortada birbirine kavuşacaklarını umut etmek gibi olur. Yol kazası olur.
Halbuki; artık Cumhurbaşkanlığının altında bir Dijital Dönüşüm Ofisi var. Bu kurum e-devlet projelerinde kurumların hiyerarşilerini belirlemek, kullanacakları ortak iletişimi düzenlemek için bir düzen oluşturmalı. Bu projeleri denetleyecek grupları düzenlemeli.
Kişisel Verilerin Korunması Kanunu alelacele çıktı. Bir de kurum oluştu. Ancak basından takip ettiğim kadarı ile kurum sadece facebook gibi çok da hakim olmadığı bir alanda at koşturuyor. Bunun yerine kamu kurumlarındaki kişisel verilerin hangi hiyerarşi ile kimlere verileceğini denetlemeli. Kendisinin de söylediği gibi sağlık bakanlığında son derece fazla veri var ve artık bunların korunması kişilerin değil ülkenin genel güvenliği açısından çok önemlidir. Milli eğitim bakanlığındaki verilerin, çocuklarımızın verilerinin kimin elinde olacağını yazmak yetmez gerçekten onların mı elinde bilmek şart. Yoksa yine bir telekom şirketinin verileri gibi çalınır sonra bizi semtin hastanesi check up için aramaz da, yurtdışında derin internette bu verilerin satıldığını görürüz.