Facebook 50 milyon kullanıcının Token’ını çaldırdı?

Google’ın bir ay kadar sakladığı güvenlik açığının ortaya çıkmasından birkaç gün önce facebook 50 milyon kişinin token’larını çaldırdığını söyledi. Bu birbirine yakın tarihlerde oluşan güvenlik açıklarının ülkelerin ticari savaşlar yaptığı dönemde şirketler de birbirlerinin şifrelerini çalmak için savaşıyor olabilirler mi sorusunu aklıma getiriyor? Sonra yok, yok öyle olsa bu savaşın sonu bizi Einstein’ın 3. Dünya savaşı taş ve sopayla olacak sözüne getiriyor. Vazgeçiyorum.
Facebook genelde kriz yönetmeyi bilemeyen bir şirket, o yüzden önce şifrelerinizi bile değiştirmenize gerek yok, sadece bir kere sistemden çıkıp girin yeni token üretilsin denildi. Bu arada token, kullanıcı adı ve şifreniz bir makinede doğrulandığında aynı makinede şifre yazmadan girmenizi sağlamak amacı ile kullanılıyor facebook’da.. Ancak geçen sürede farkettik ki; 50 milyonun değil ama bir kısım insanın bilgileri çoktan çalınmış, “black market”da satışa konulmuş. Fiyatlar ise 3-5 dolar arasında satılıyor. Bu konuda facebook’dan bir açıklama gelmedi ama sanıyorum internet diyarında Amazon’dan sonra en güvenli sisteme sahipler. Bu sorunu da bir daha karşılarına çıkmamak üzere çözeceklerinden eminim.

Mobil video uygulamaları çok başarısız

Clevertop’un 100 milyon cihaz üzerinde, medya ve eğlence kategorisindeki uygulamalar üzerinde yaptığı araştırma özellikle mobil vidyo uygulamalarının yüzde 43’ünün bir ay sonra silindiği yolunda. Hepimizin en önemli sabit kıymetlerinenden biri olan telefonumuzun ana sayfasında ise hiçbir şekilde kalmıyorlar. En iyi OTT vidyo uygulaması bile 2 haftada “churn” (abone kaybı) yaşıyor. Hatta indirildikten sonra ilk ayda üç kereden fazla kullanılan yüz uygulamadan sadece 27’si. Bu bana video alanında insanların ihtiyaçlarını karşılayan kullanıcı deneyimi yüksek uygulamaların daha yapılmadığını gösteriyor. Bu konuda gidilecek daha çok yol var. Küçük ekran ve mobil hat üzerinde iyi bir uygulama yazabilmek için hem medyayı hem de yazılım dünyasını çok iyi bilmek gerekiyor.

Web’in kaşifi Tim Berners-Lee “decentralized web” ile yeniden gündemde

Hemen kızmayın, “decentralized” a Türkçe karşılık aramalarımız devam ediyor. Geçenlerde yaptığım çalışmada, “dağıtık”, “ortanca”, “adem-i merkeziyet”, “bağımsız”, “merkeziyetsiz” gibi öneriler geldi. Çalışmalar devam ediyor çünkü adem-i merkeziyet merkeziyeti dışarı almaktan ziyade merkezi insana çeviriyor, merkeziyetsiz bir merkezin olduğuna işaret ediyor. Ancak sistem bunlardan çok merkezi yapısı olmayan bir fikri, bakış açısını ifade ediyor. Bu konuda yardımcı olmak isteyenlerin maillerini (atf@atifunaldi.com.tr) adresine bekliyorum.

Tim Berners-Lee yıllardır internette en çok kullandığımız web’in kaşifi, şimdi de MIT üniversitesi ile birlikte, webin yeni bir versiyonunun peşinde. Bu yeni proje ile web daha güvenli, içerik ve yazılımın birbirinden ayrıldığı yeni bakış açısı ile ortaya çıkacak.

Adidas, Nike, Ralph Lauren’den özel müşterileri için mobil uygulama

Sadakat kartları gibi, herkesi kapsamayan, sadece özel müşterilerin yükleyeceği uygulamalar son dönemde çok revaçta. Adidas’ın StudioConnect, Nike’ın Nike Plus Unlocks, SNKRS ve Ralph Lauren’in pop App’i bunlara örnek olabilir. Tabii bu uygulamalara sadakat kartların ilk zamanları gibi bakabiliriz. O dönemlerde segmentasyon yapamadığı için kartlar herkese aynı kampanyaları uyguluyorlardı. Şimdi pazarlama profesyonelleri yönetmeyi başarsa, teknik açıdan neredeyse bütün sadakat sistemleri bunları yapabiliyor.
Uygulama radarlarının altında kalan bu özel programlar pazarlama alanında, özellikle gelecek on yılda ciddi avantajlar sağlayacakmış gibi görünüyor. Tabii bu programların ayrıca indirilebilir olması yerine hali hazırdaki programların içine eklenmesi, birçok şirket için daha iyi sonuçlar verecek,müşterilerinin kendilerini ayrımcılıkla suçlamasına engel olacaktır ancak bunu kullanabilecek bir pazarlama departmanı var mıdır? Şüpheliyim!

Teknoloji dünyasının Gordion düğümlerini kim çözecek?

Boğaziçi Fizik bölümündeki bir hocam yıllarca unutamadığım bir teorisinden bahsetmişti. Bilim adamlarının en yaratıcı dönemleri 30’lu yaşlarmış. Fizikte ise yeni bir kırılım yüz yılda bir olurmuş. Bu nedene o yüz yılın sonunda yaşı 30 civarında olan en zeki ve biraz da şanslı fizikçi adını tarihe yazdırırmış. Beğeniriz, beğenmeyiz, kırılımları farklı tanımlarız ama genelde teknoloji ve bilimde bazı kırılım anları vardır. Bundan sonra ki süreç ise tahmin edilen geliştirmeler sürecidir.
Geçenlerde youtube kanalımdaki günlük yayınımda da bahsettiğim uçan araçlarla ilgili konuyu Alphan Manas ile konuşurken, pil teknolojisinin ilerlemesi gerektiğini söylemişti. Ben de peki gelişmelerin ötesinde bir inovasyon bekliyor musun? diye sordum. Videoda da anlattığım gibi burada kimyasal pillerin yerini mikro prosessörlerin alması bekleniyormuş.
Son dönem teknoloji dünyasına baktığımızda yapay zeka, sanal gerçeklik, uçan ve otonom araçlar gibi konularda ciddi kırılımlar gördük. Ama sanki çok yakınımızda görünen bu gelişmeler nedense ne kadar kürek çekersek çekelim, ulaşamadığımız hedefler olmaya başladı. Hep tamamlayıcı bazı gelişmeler bekleniliyormuş gibi duruyor.
İşin ilginç kısmı bu inovasyonların teknoloji dünyasında soluksuz bekleniliyor olması. Yani ciddi bir talep var, sorun Gordion düğümü gibi ortada ama gelip kesecek bir İskender çıkmadı. Tabii yazacağım alanlarda bu sorunları çözenler o dünyanın İskenderleri olacak.
Yapay zeka ve Robot etik kodlarını oluşturun
Robotlar, otonom araçlar ve tabii arkasında yapay zeka son 20 yılda ciddi sıçramalar yaptı. Ama herkesin kafasındaki en büyük özellikle otonom araçlarla harika anlatılabiliyor. Zaten benim okuyucularımın çoğunun bildiği gibi aracın içinde bir kişi dışarda ise bir kişi var ve araç bunlardan birini öldürmek zorunda. Yaşama şansları eşit olan bu iki kişiden hangisini seçer? Soru ciddi kafa karıştırıyor. Soruyu biraz daha büyütüp Asimov’un kitabına getirirsek. Robot eğer sıfırıncısı da dahil, üç robot yasası ile sınırlandırılmışsa, insanlığın geleceğini korumak için bir insanı öldürebilir mi? İşte bu soruların ilkine Mercedes bir cevap verdi. Ama bu sadece bir kaosa sebep oldu. Dünya buradaki düğümü çözecek bir İskender arıyor. Asimov’un yasalarına dördüncüyü ekleyecek birini bekliyor. Yapay zekada etik değerler konusunda bir denetim ve kurallar oluşumu nasıl sağlanır? Bir regülasyon sistemi oluşturulabilir mi? Teknoloji dünyası soluksuz sonucu bekliyor.
Bu konuda Avrupa Birliği bir komisyon kurdu. Türkiye’den RTÜK üyesi Taha Yücel bu komisyonun bir parçası. Geçen dönemde de bu konuyu gündeme getirmek için röportajlar verdi. Ancak konu çok yeni ve üzerinde çok çalışmak mutlaka gerekli.
Nesnelerin İnternetine tercüman olun
Ericsson her yıl mobil dünyayı inceleyen bir rapor yayınlar. Ben her yıl bu raporu keyifle okurum. Zira içinde çok ciddi analizler bulabilirsiniz. Daha önce bu raporda 2020 yılında internete bağlanan nesneler için sansasyonel bir öngörüde bulunmuştu. Ancak bu yıl zaten ulaşılamaz görünen rakamı bir adım daha yukarı çekmişler. Bu demek ki; her gün dokunduğumuz ve internetten haberleşen cihazların sayısı gittikçe artacak. Peki beklenenden bile daha çok büyüyen bir sektörde ne gibi sorun olabilir? Buradaki sorun insandan kaynaklanıyor. Tarih boyunca hep farklı dillerden konuşan insanın yaptığı makinelerde farklı dillerde konuşuyor. Bu nedenle dilleri birbirine çevirebilen bir yapı bu sektörün İskender’i olacaktır. Tabii daha önce veriyi XML ve API’lar ile entegre edenler olduğundan buradaki düğüm çok karışık değil.
Sanal Gerçekliği baş ağrısından kurtarın
Saydığımız popüler teknolojiler arasında en yaygını sanal gerçeklik. Ancak yıllardır geldi gelecek dediğimiz gözlükler hala hayatımızın bir parçası olamadı. Bunun iki sebebi var. Birisi hem gözlüklerin ağırlığı hem de sağladığı sanal dünya yüzünden uzun süre kullanımlarda baş ağrısına sebep oluyor. İkincisi ise bu dünya aktif olmayı gerektiriyor ama bir kumanda ile idare edilemeyecek kadar da gerçekci. Bu nedenle yenilikci kumanda çözümlerine ihtiyaç oluşuyor. Çok deneme var ama bir İskender yok.
Bunları çözerken ihtiyaç duyduğunuz çıkış noktaları
Bu alanlarda bir çözüm üretmek için önünüzde iki yol var. Ya alışılmış kurallardan yola çıkacaksınız yada bütün kuralları bozan ve yeni kural setleri yaratan bir çözüm bulacaksınız. Hangi yolu denerseniz deneyin, dijital dönüşümün bir numaralı kuralını kırmamanız gerekiyor. Yani insanı çözümün tam ortasına koymak gerekiyor.
Eğer çözümünüzün daha uzun süre hayatlarında olmasını istiyorsanız, bir kuralı mutlaka yıkmalısınız. O da çözümünüzün tüketim toplumundan ziyade akıllı toplum kurallarına uygun olması.

Apple, Tesla ve diğer gelişmeler

Birkaç haftanın gelişmeleri, ciddi bir birikim oluşturdu. Ancak geçtiğimiz haftanın gelişmeleri ciddi anlamda önemli görünüyor. Apple’ın geleneksel WWDC organizasyonu, teknoloji dünyasının bir süredir neredeyse 6 aylık bire düşen yeni cihaz çıkarma alışkanlığını güçlü bir fren ile durdurdu. Ancak bu ne gibi zararlara sebep olur, bunun üzerine kafa yormakta yarar var. Tabii aynı hafta içinde Tesla’nın yatırımcıların kararı ile Elon Musk’ı CEO görevinden alması söz konusuydu. Kararı ve sonuçlarını da incelemek gerekiyor.

Apple bekleneni veremedi
Apple kullanıcıları bir süredir, markanın takipçi durumuna düşmesinden rahatsızlar. Ancak iTunes, iCloud üzerinden oluşan ekosistemin oldukça sağlam temellere sahip olması yüzünden bir değişiklik yapmıyorlar. Gerçi iphone’un sadece telefon özelliklerini kullanan, fotoğrafları, yedeklemeleri yapmayanlar hızlıca android cihazlara geçiş yaptılar.
Apple’ın kemikleşmiş kullanıcı kitlesi için, WWDC her yıl yeniliklerin çıkıp, marka ile ilgili övünmek anlamına gelir. Bu yıl ne yazık ki bekleneni vermedi. Hiçbir donanım yeniliği yapmayan Apple daha çok işletim sistemlerinin yenilenmesinden bahsetti. Hem mobil tarafta iOS 12 hem de bilgisayar kategorisinde yeni bir MacOS’un müjdesi verildi. Ancak iOS tarafında birkaç mimoji ve bilgisayar tarafında ise sadece dark mode(beyaz alanların kara olması) özelliği dışında yenilik olmaması aslında iOS 12 değil, iOS 11.5’çıkmış izlenimi verdi. Bu teknoloji dünyasını oldukça üzdü.
Tabii teknoloji dünyasının bir kısmı aslında ciddi bir optimizasyonun yapıldığını. Bu sayede cihazların en eski versiyonlarında bile güncelleme yapılması imkanı oluştuğunu söylese de, bunun kemikleşmiş kullanıcıların kendilerini rahatlatmak için oluşturdukları söylentiler gibi görünüyor.
Bir süredir apple ürünleri kullanan birisi olarak kişisel yorumum, markanın geçmiş donanımları da desteklemek yolunda aldığı kararın, Steve Jobs’ın yenilikçi yaklaşımlarını gerçek anlamda gömdüğü ve Microsoft’un yıllarca çıkamadığı bu bataklığa düştüğü yolunda.
Her ne kadar CEO’su da olsa, yönettiği şirketi cinsel tercihleri üzerinden ürünler üretmeye zorlaması da Tim Cook’un sürdürülebilir bir yönetim içinde olmadığı hissini veriyor. Zira WWDC’de Apple Watch’lar adına eski işletim sistemi üzerinden yapılan tek tanıtım Pride saat yüzüydü. Yönetimsel anlamda her sıkıştığında Tim Cook’un cinsel tercihlerini gündeme getirmesi insana acaba pozitif ayrımcılık durumu taciz mi ediliyoru düşündürüyor. Ben bunu hem etik hem de yönetimsel açıdan doğru bulmuyorum.

Tesla Elon Musk’ı görevinde tutarak yanlış yapıyor

Geçen haftanın en ilginç gelişmelerinden biri de Tesla yatırımcı toplantısında Elon Musk’ın CEO görevinden alınacağının oylanmasıydı. Beklenen olmadı ve Elon Musk ile kardeşi görevlerini korudu. Bunun üzerine Tesla’nın Apple’ın Steve Jobs’ı yönetimden uzaklaştırarak yaptığı hatayı yapmadığı yolunda yorumlar yapılmaya başlandı. Steve Jobs, tasarım dünyasından gelen ve kullanıcının isteklerine yoğunlaşmış bir yöneticiydi. Ancak Elon Musk’ı çok sevmeme rağmen ayakları yere basan bir yönetici profili çizmediğini söylemek gerek. Boring Company ismi ile kurduğu şirkette alev makinası üretip satması, pazarlamadan çok üretime yoğunlaştığı hissini veriyor. Profil olarak da bir fizikçi olmasından dolayı herhalde kurumsal bir yapı için çatlak profesör tanımlamasına daha çok uyuyor. Yanlış anlamayın, ben Musk’ı ve yaptıklarını uzun süredir takip ediyor ve çok takdir ediyorum. Ancak Paypal’ın başında olmaya devam etmesi halinde şirketin bu seviyelerde olamayacağını düşünüyorum.
Yani aslında rüştünü ispat ettikten sonra bir girişimin onu o noktaya getiren yıkıcı inovasyonu üreten kişiden uzaklaşması gerektiğini düşünüyorum. Bazı girişimciler hasbelkader bir yıkıcı girişimi bazen de araklayarak ortaya koyarken, bazı girişimciler her an yıkıcı inovasyonlar ortaya koyabilirler. İşte bu ikinci türdeki insanların girişim bir noktaya geldikten sonra şirketten ayrılması hatta kendine bir Ar-Ge şirketi kurması doğru olur. Çünkü bu ikinci türün üretimi inovasyondur.
İşte Elon Musk bu grubun üyesi.

Youtube kanalım

Televizyonların danışmanlıklarını yaptığım dönemlerden bu yana devamlı youtube yöneticileri ile bir araya geliyorum. Bu konuşmaların birinde bir tavsiyeyi dinleyerek yıllar önce açtığım youtube kanalımı günlük bilişim yorumları yayınladığım bir kanal haline getirdim. Takipçilerim her gün yapıcı yorumlarıyla bana yol gösteriyorlar. Mesela daha önce programıma konuk aldığım, Türkiye’nin başarılı fotoğrafçılarından Mustafa Kemal Dolaşır sayesinde kadrajımı düzenledim. Önerdiği ışığı en kısa zamanda alıp, mikrofonla sesimi size daha iyi duyurabileceğim. Siz de yorum yapmak isterseniz http://www.youtube.com/c/atifunaldi adresinden beni takip edebilirsiniz.

Dijital dönüşüme kendinizden başlayın

Hem kurumsal hem de kişisel bağlamda hepimizin en önemli isteği gerçek anlamda hayatımızın önemli kısmını dijitale taşımak. Bu sevda 90’lı yılların başında özellikle internetin ortaya çıkması ile başladı. Tam bu yıllarda önce kişisel dijital asistanlar çıkmıştı. Bu sınıfın ilk markası Palm’di. Symbian OS işletim sistemine sahip olan bu ürünler, daha internet ne yazık ki sadece işyerlerinde olduğu için hayatımıza senkronizasyon terimini sokmuştu. Her ne kadar şu an elimizdeki cihazlara göre son derece ilkel olsalar da, o dönemde özellikle teknoloji profesyonelleri tarafından kullanıldığından mı bilinmez ama, kullanıcıları açısından hep iyi anılırlar. Hemen arkasından akıllı telefon sektörü ortaya çıktı. İlk zamanlar Palm’ın da telefon özellikli versiyonları kısa zamanda kendini Ericsson ve Nokia’nın eline bıraktı. Nokia ve Ericsson da dahil olmak üzere bu cihazların eredeyse hepsi yine Symbian OS kullanıyordu.
Bu dönemlerde mobil demek, biraz ağır da olsa bir laptop taşımayı gerektiriyordu. Bu alanda pazarın çoğunluğu Microsoft’a aitti. Çoğunluk PC, Intel ve Windows kullanıyordu. Sonra Steve Jobs sadece iyi bir fikirle pazarı domine etmeye başladı. Bu iyi fikir, “dijitalin insanın doğal bir parçası aline gelmesiydi.” Hatırlarsanız o dönemde walkman’in dijitali olarak çıkan ipod’ların yüksek depolama imkanları dışında en önemli özellikleri bir parça ileri, bir parça geri almak için cihazı sallamanın yeterli olmasıydı. Ben hala yazı yazarken yanlış yaptığımda bu özelliği çokça kullanıyorum.
Steve Jobs’ın kısa Pixel ziyaretinden sonra yeniden Apple’a gelmesi, John Ive ile tanışması ve bir ikinci yeni fikri teknoloji dünyasına sokmasına sebep oldu. Bu ikinci fikir ise “dijital cihazlarda sadeleşmeydi”.
Son 5-10 yıldır dijital hayatımızı domine eden de işte tam bu iki fikir. Dijitalin vücudumuzun doğal bir parçası olan sade bir ürün olması. Cep telefonlarının, ekran boyutlarının büyüyüp, küçülmesi, tam ekran tasarımlar işte hepsi bu fikirlerin sektöre yansımaları.
Ancak hala gidilecek çok yol var. Zira kurumsal tarafta başlayan dijital dönüşümün içinde analog olan her kurumsal faaliyetin dijitalleşmesi olduğu gibi, başarılı vakalara baktığımda, hemen hepsi sadeleşmiş ve konvansiyonel işin doğal bir parçası olmuş projeler olduğunu görüyorum.
Tabii kurumsal tarafta dijitalleşmeden bahsederken, son dönemde revaçta olan gerek doğu gerekse batı medeniyetlerindeki fikri altyapının bir parçası olan dönüşüme kendinden başlama fikrini de göz ardı etmemek gerekiyor.
Pazarda bu kadar çeşit ürün varken, kaçımız dijitalde yapabileceği herşeyi, dijitalde yapıyor merak ediyorum. Eğer Z kuşağı değişseniz eminim çoğunuz uzun süre üzerinde çalışması gereken, işaretlemeler, not almalar, alt çizmeler gerektiren bütün dökümanların bir baskısını alıyorsunuz. Eminim toplantı notlarınız hala kağıtlara, eğer biraz daha organize iseniz bir deftere alınıyor. Evinizi hala anahtarla açıp, gün içinde kaç kere açıldığından habersizsiniz. Maillerinizin arasında mutlaka kaçırdıklarınız oluyor. Whatsapp’den gelen önemli mesajlarınız önemsiz ama çok konuşulan grupların gürültüsünün arasında güme gidiyor. Yüzlerce hatta binlerce çözüm olmasına rağmen hala ekibinizle tek bir platform üzerinden bütün iletişiminizi, dosya paylaşımınızı gerçekleştiremiyorsunuz.
Aslında onlarca farklı çözüm olmasına rağmen bunları istediğiniz gibi dijitale taşıyamamanızın birkaç önemli sebebi var. Bunlarından başında, eposta teknolojisinin, internetin diğer birçok altyapısı gibi ilkel kalması yatıyor. Mail yapıları hem çok güvensiz, hem de fonksiyonel değil. Her ne kadar dosya ekleme imkanı ile fonksiyonelleştirilmeye çalışsa da bunu sunucu üzerinde çözen çözümlere ciddi anlamda ihtiyaç var. İkinci önemli problem ise iletişim için kurulmuş eposta yapısının pazarlama mailleri ile tıkanmış olması. İşte ben bu konuda hem pazarlama maillerini doğası gereği ayıran, sadeleşmiş bir mail okuma imkanı veren, hem de çalışma ortamını mail teknolojilerinin üzerine taşıyan bir yazılım kullanıyorum. “Spark” bu konuda beni çok rahatlatan yazılımlar arasında.
Toplantı notlarımı ise Neo Smartpen M1 ile anında dijitalleştirip, evernote’a atarak düzenlemeyi tercih ediyorum. Dijital notların doğru şekilde düzenlenmesini sağlayan bir yazılım konusunda bütün araştırmalarım beni evernote’a çıkardı. Evimin kapısını Pronet’in sistemi ile dijitalleştirmeyi başardım. Isıtma ve soğutma sistemimi Cosa’ya emanet ettim. Ancak uzun ve üzerinde çalışacağım metinleri hala baskısını almadan incelemenin bir yolunu bulamadım. Çalıştığım ekipleri yönetirken onlarca yazılım kullanmak zorunda kalıyorum. Burada da sadeleşmeyi ne yazık ki yakalayamadım.
Ancak her yeni yazılım, hatta versiyon, donanım beni bazen başka denizlere çıkarıyor. Zaten dijital dönüşüm öyle kolay kolay bitecek bir macera değil.