E-devletimiz

Proje ilk başladığında Ankara’da birkaç kontakla bağlantıya geçip, e-devletin stratejisini sordum. O zaman strateji kurumların kendi yapılarını yapmaları ve sonra bir çatı ile birleştirmekti. Öyle de oldu. Ancak o zaman da, şimdi de söylüyorum, bu yanlış bir strateji. Yazılımcılar bilirler, birden fazla takımla bir projeye başlayacaksanız, önce bir proje yapısı oluşturup, her tarafın birbirini anlaması için bir literatür oluşturursunuz. Bunlar olmadan iki uçtan başlayan köprüyü ortada birbirine kavuşacaklarını umut etmek gibi olur. Yol kazası olur.
Halbuki; artık Cumhurbaşkanlığının altında bir Dijital Dönüşüm Ofisi var. Bu kurum e-devlet projelerinde kurumların hiyerarşilerini belirlemek, kullanacakları ortak iletişimi düzenlemek için bir düzen oluşturmalı. Bu projeleri denetleyecek grupları düzenlemeli.
Kişisel Verilerin Korunması Kanunu alelacele çıktı. Bir de kurum oluştu. Ancak basından takip ettiğim kadarı ile kurum sadece facebook gibi çok da hakim olmadığı bir alanda at koşturuyor. Bunun yerine kamu kurumlarındaki kişisel verilerin hangi hiyerarşi ile kimlere verileceğini denetlemeli. Kendisinin de söylediği gibi sağlık bakanlığında son derece fazla veri var ve artık bunların korunması kişilerin değil ülkenin genel güvenliği açısından çok önemlidir. Milli eğitim bakanlığındaki verilerin, çocuklarımızın verilerinin kimin elinde olacağını yazmak yetmez gerçekten onların mı elinde bilmek şart. Yoksa yine bir telekom şirketinin verileri gibi çalınır sonra bizi semtin hastanesi check up için aramaz da, yurtdışında derin internette bu verilerin satıldığını görürüz.

Kosgeb

Kosgebin, Türkiye’de bir çok kişi için iş kurma konusunda ümit kaynağıydı. Açıkcası, benim üç Kosgeb deneyimim oldu. İlkinde bir proje önermiştim. Beğenildi. Ancak banka teminat mektubuna takıldık. Bir iki yıl sonra teminat mektubu kalktı ama atı alan Üsküdar’ı geçmişti. Proje mi? Amerika’da benden bir yıl sonra kurulan rakibim şu an dünya içeriğinin yüzde 70’nin üzerinde olduğu wordpress.
Bir ara acaba projelere danışmanlık yapabilir miyiz diye konuştuk. Herkesi almıyoruz dediler. Aynı dönemde bir başka şehirde bir danışmanlık şirketi beni danışman alın Kosgeb desteğini sağlıyorum dedi. Artık isyan ettim. Dönemin müsteşarı devreye girdi. Soruşturma açıldı. Şehrin Kosgeb başkanı görevden alındı.
İki yıl önce dijital olmayan bir projemiz bir Kosgeb başkanı ile konuştuk. Ağırladı sağolsun. Ne desek hayır dedi. Sonunda ben de denemek için “Uzay taşımacılığı” desteğiniz varmış. Koşulları nedir dedim. Bana “Yok ya, onu öylesine yazdık” dedi. Başkanın ismini rencide olmasın diye yazmıyorum ama görevlilere iletebilirim.
Tam Kosgeb ile hiç ümidim kalmamıştı ki; geçenlerde artık Kosgeb’in tost ve kuaför gibi belirgin iş kollarına destek vermeyeceğini sistemi değiştirdiklerini öğrendim. Yeniden belki onuncu kere yapılanıyor. Ancak eğer yine yakın çevreye iş bulma yöntemi olacaksa kapatın Kosgeb’i gitsin. Zira çok konuşup iş yapmayan başkanlarla ne ortaya bir iş çıkıyor ne de proje.

Her şeyin servisi olur mu? Olmaz! Ama neden olmaz?

Deterjanın hatta çamaşır makinesinin servis olarak gelmesi. En başında herkesin hoşuna gitmişti. Tüketici için başlangıç sermayeleri azalıyordu. Söz gelimi ev almak istediğinizde bunu için ağır borç yüküne girmiyor, sadece kullandığın kadar ödüyordun. Bu da özellikle istediği her şeye sahip olmak isteyenlerin işini kolaylaştıracaktı. Yüksek borçla edinilecek ürünlerin giriş seviyesi sermayelerini azaltıyordu. Bu da finans araçlarına gerekliliği ortadan kaldıracaktı. Bu işin tüketici yönüydü. Satış ve üretim içinse, bu tip ürünlerin mevsimsel, ekonomik dalgalanmalardan uzaklaşması sağlanıp, her zaman düzenli bir kazancın oluşturulması sağlanacaktı.
Bu tabii önce dijitalcilerin ağzını sulandırdı. Finansa, müşteriye kolay ulaşan ve ürünü zaten dijital olanların ürünlerini servise dönüştürmesi çok kolaydı. Önce müzik sektörü aksiyona geçti. Sean Parker bu işi hukuğu ve toplum bilincini görmemezlikten gelerek yapmak istedi. Müzik dinleyen, kedi logolu Napster’a müzik ve iş dünyası pek de sıcak bakmadı.
Arkasından Steve Jobs, müziği albümlerden, şarkılara bölerek, parçalayıp satma yöntemini denedi. Bu iki yöntemde de sonuçta müziği satın almış oluyordunuz. Yani alışılagelmiş sahip olma durumu değişmemiş oluyordu. Fakat arkasından Avrupa’da Spotify çıktı. İngilizcede “uberification” diye geçen, küçük üreticiye şans tanıyan, geleneksel dağıtım yöntemlerini dijitalleri ile değiştiren yeni bir akımın iyi uygulayıcılarından biri oldu.
Servis konusu aslında birçok sektörde çeşitli şekillerde başarılı sonuçlara ulaştı ama müzik sektörü hep öncü olduğu için, oradaki gelişmelerden haberdar olmadan servis dünyasını anlamanın mümkün olmadığı açıktır.
Son yıllarda Spotify pazarda öyle etkili oldu ki, CEO’lar müzik pazarlamasında servisten başka bir yöntemi düşünemez oldular. Apple bile kendi müzik servisini kurma gereği duydu. Tabii birçok konuda olduğu gibi Tim Cook bu konuda da bir süre sonra Steve Jobs’ın yoluna dönecek gibi görünüyor.
Servis dünyasında birkaç önemli konu var. Biri daha önce de anlattığımız gibi ücretlendirme ve sahip olma kolaylığı gibi finansal konular. İkincisi ise çalışan ve başarılı bir servisin bir süre sonra küçük üreticilere sağladığı şans. Satış ve pazarlama tarafında ise gücü eline alan servis sağlayıcı, aslında çok demokratik bir ekosistemin de sahibi oluyor.
Ücretsiz medya da bir süre sonra maliyetlerini azaltmak için ekosistemler kurmanın gerekliliğini hissetmeye başladı. Bu konuda en iyi örneklerden bir televizyondur. İzleyiciye ulaşma maliyetleri yükselince, televizyonlar dijital platformlar aracılığı ile ücretli bir şekilde izleyiciye iletilmeye başladı. Aslında lokal reklam alanları olarak gayet etkili olan televizyonlar, globalleşme dalgası altında önce uyduya oradan da global reklamverene ulaşmayı doğru buldular. Ancak platform maliyetleri izleyiciye yüklenince onların da televizyon kanallarından beklentileri yükseldi. İşte bu iki soruna çözüm önce eldeki telifli içeriği izleyiciye ulaştıran ancak daha sonra kendi içeriğini oluşturmayı oluşan sorunlarına çözüm olarak gören Netflix’in oluşumuna sebep oldu.
Netflix global bir oyuncu olmaya başlayınca, bundan hem televizyon hem de internet dünyası etkilendi. Yapımcılar, ürünlerini beğenmeyen, satın almak için pilot bölümün maliyetlerini üstlenme zorluğunu çıkaran televizyonculardan kurtulmanın bir yolu olarak gördüler. Hatta Netflix’in en önemli eserlerinden biri olan House of Cards’ın başrol oyuncusu Kevin Spacey bir konuşmasında bu konuda bütün yapımcıların düşüncelerini gayet sert bir dille anlatmıştır. Bu konuşmayı https://tinyurl.com/atifunaldicomtrkevin adresinden seyredebilirsiniz.
Netflix’in, internet üzerindeki etkisi ise her gün artan kullanıcı sayısı ve bir saniyelik vidyo’nun veri olarak büyüklüğünden geçiyor. Bu iki bilgiyi birbiri ile çarptığınızda orataya dünyadaki internet trafiğinin yüzde15’ini çeken koca bir bünye çıkıyor. Bu bilginin bulunduğu raporu https://tinyurl.com/atifunaldicomtrnetflix adresinde bulabilirsiniz.
Netflix bir servis iş modeli olarak en yenilikçilerinden biri olduğu için mutlaka takip edilmelidir. Ancak bir süre önce Netflix abone fiyatlarını artırma kararı aldı. Bu bize artık trafiği yönetmekte zorlandıkları hissini veriyor. Zira maliyetler yükselmeden bu tip bir servisin abonelik rakamlarını arttırması hiç ama hiç mantıklı değil. Maliyetler de ise üretimden (ki bu kendi tercihleri, zira hala televizyon sektöründe ucuz telif maliyetleri olan yığınla yapım var. ) ziyade sorun sanıyorum dağıtım yani internet bağlantı maliyetleri.
İşte servislerin tıkandığı nokta tam da burası. Evet her şeyin servisi olur ama eğer o servisin maliyetleri yükselir ve bunu tüketiciye yansıtırsa, o zaman servisin geleceği ciddi tehlikeye girebilir. Çünkü tüketici, sahip olamadığı bir ürüne neden sahip olmuş kadar para vermesi gerektiğini anlamayacaktır. Bu nedenle de servisini kapatacaktır.