Yeni dönem eğitim trendleri

Eşimle yeni tanıştığımız dönemlerde, Bilgi Üniversitesindeki bir hocayla uzun bir sohbete girmiştik. Sohbet döndü dolaştı eğitimin geleceğine ulaştı. Bana en geç 50 yıl içinde üniversitelerin kalkacağını söyledi. Yerine hızlandırılmış sertifika tabanlı eğitimlerin olacağından bahsetti. Benim buna katılmamam mümkün değildi. Zira yıllardır yaptığım konuşmalarda bilgisayarların, bilgisayarcıların cihazı olduğuna inandığımı söyleyen biriyim. Gerçekten de zaman gösterdi ki; bilgisayar, bilgisayarcıların, yazılımcıların kullanması gereken bir cihaz. Son kullanıcı bunu imkansızlıktan kullanıyor. Şimdi bakıyorum, bilgi girişi yapmak zorunda olanlar, cep telefonundan, avuç içi cihazlara, eğlence ve not girişi yapanlar tabletlere yöneldiler. Bilgisayar, artık bu alanların hepsinden çıktı. Ben üniversitelerin de akademisyenlerin yerleri olması gerektiğine inanıyorum. Bir işi yapmak için, gerekli bilgiyi almaları gerekenler için üniversiteler çok ofistike yapılar. Yerini sertifikasyon programları, uzaktan eğitim sistemleri kolaylıkla alabilir. Üniversitelerin üzerinden öğrenci yükü alınırsa, asıl işleri olan araştırma geliştirmeye daha fazla imkanları olur. Tabii bu sayede bir iş kolu için eğitim alması gereken kişiler de, eğitim sırasında akademinin keskin disiplininin dişlileri arasında sıkılmamış olur. Eğitimde bu değişiklik aynı zamanda kişiye özel eğitimleri, bu sayede de eğitimde dijital dönüşümü sağlamış olur.
Tabii eğitimde bu yeni trendler üniversitelerle başlamayacak. Aslında dönüşümün başlangıcı, bizim jenerasyonumuzda hiç okula gitmemiş olan bir kitle. Ben yanlış hatırlamıyorsam anaokuluna 6 yaşında başladım. Ancak kızım ve yeğenim okula 2 yaşında başladılar. Tabii daha önce gittiğimiz velili dersleri saymazsak. Sanıyorum ikisi de 1 yaşından bu yana okula gidiyor. İlk gittikleri okullar, duygu gelişimlerini, dokunma hislerini geliştirmek amacıylaydı. Tabii bu gelişimler aynı zamanda beyin nöronları arasında snapslerin arttırılmasını sağlıyor. Bu sayede kıvrımlı beyinlerimiz bir kavrama karşılık gelen sonuçların sayısını ve zekayı arttırıyor. 0-3 yaş arası bu eğitim aslında beynin yapılandığı, ana dilin öğrenildiği ve öğrenme hızının evrendeki birçok yapıdan fazla olduğu bir dönemde olduğu için çok önemli. Zaten ciddi olarak incelendiğinde küçük yaşlardaki edinimler, daha sonraki dönemlerde büyük farklar oluşturuyor.
İşte bu yüzden 3-6 yaş arası edinimlerin meslek seçiminden, hayatı yaşama şekline kadar bir çok alanda ciddi etkileri olduğunu söylemek gerek. Bu aralıktaki eğitim içinde iki önemli trend var. Bunlardan biri kişinin kendine yetebilmesini sağlamak amacı ile planlanmış olan Montessori eğitimi. Dünyanın en büyük şirketlerinin başında bu eğitimi almış insanların olduğunu söyleyebiliriz. Mesela Amazon’un kurucusu ve CEO’su Jeff Bezos, Google’ın kurucusu Larry Paige yine bu eğitimleri alanlar arasında. Hatta teknoloji dünyasında başarılı o kadar çok patron Montessori eğitimi almış ki; bunlara silikon vadisinde “Montessori Çetesi” diyorlar. Eğitim kendine yetmeyi bu sayede de özgüven sahibi olmayı amaçlıyor. Bu partronların riskleri göğüsleyip, stresin altından kalkabilmeleri hep bu eğitimin sonucu. Ben bu konuda 1800’lü yılların sonunda, çocuğu merkeze alıp, ilgi alanlarını tanımlama üzerine bir sistem kuran Montessori’ye hayran oldum. Eğitim çok sade, özel yapılmış araçlarla gerçekleştiriliyor. Türkiye’de ne yazık ki; eğitim araçlarını üreten kimse yok. Bu nedenle yurt dışından geliyor. Anladığım kadarı ile Türkiye’de üretilen eğitim araçları dışardan bakılınca aynı malzemeden yapılmış gibi görünse de, her birinin ağırlığı bile özel olan orjinal araçlarla ilgisi yok.
Montessori’den sonraki dönemde en mantıklı eğitim yöntemlerinden biri de Waldorf. Bu yöntem çocukların, çevrelerindeki dünya olan ilişkilerini düzenliyor. Çocukların binaların içinde değil, etrafındaki dünyaya olan ilişkilerini arttırıyor. Orman okulu da denilen bu yöntemin, çocuğun kişisel becerilerini arttırdığı Montessori eğitiminden sonra alınması mantıklı gibi görünüyor.
Tabii aslında bu iki sistemden sonra ortaya çıkan ve her ikisini de çeşitli yönlerden kapsadığı görünen Reggio Emillia ise ayrı bir karar ihtimal olarak karşımıza çıkıyor.
İlkokula bile gelmemiş olan çocukların 0-3 ve 3-6 yaş arasında bu kadar farklı eğitim sistemleri ile eğitilmeleri size garip ve çok yoğun gibi görünebilir. Ancak üniversiteye artık son bir yılda hazırlanılmıyor. Üniversite ve hayata doğru yaklaşmak daha çocuk yaşlarda dünyayla barışık zeki çocuklardan geçiyor. Kaldı ki önemizdeki dönemde yapay zekayı yönetebilecek seviyede esnek bir zeka seviyesine sahip olmak küçük yaşlarda eğitilmeyi gerekli kılıyor.

Yanlış bakış açısıyla teknoloji regülasyonları sadece yeni sorunlar doğuruyor

Kasım ayında Londra’da bir konuşma yapacağım. Konuyu seçerken aklıma gelenlerden biri de gelişmiş ülkeler ve gelişmekte olan ülkelerin mevzuat oluştururken farklılıklarıydı. Tabii bu farklılıkların oluşmasında etkin olan bakış ayrılıkları. Bu farkı eminim global şirketlerin gelişmekte olan ülkelerdeki CEO’ları yaşıyorlar ama analiz edip farkındalık oluşturuyorlar da sonra kurumsal yapının içine yedirip kayıp mı ediyorlar, yoksa sümen altı mı ediyorlar bilemiyorum. Genelde bu konuda bir farkındalığa denk geldiğimi söyleyemeyeceğim.
Bu farkları özellikle teknoloji sektöründe ciddi anlamda hissediyoruz. Sözgelimi “copyright” yani telif hakları olduğunda doğuda hala aklımıza filmlerin kanunsuz şekilde dağıtımı ve izlenmesi geliyor. Bu konuda hukuk yoruma imkan vermeyecek kadar net. Ancak günlük hayatta kanunsuz kullanım hala son derece fazla. Böyle olunca görmemezlikten gelmek, çözüm üretmekten kolay görünüyor. Ancak batıda önce pay tv’ler arkasından da avrupa komisyonunun insanı merkeze alan yaklaşımları ile sorun çözülüyor. Bir süre sonra iki bakış açısının farkından doğan makas çok açılıyor. Örnek vermek gerekirse, Türkiye’de hitspor.com isimli bir site içinde bir maç hakkında kendi yorumlarını içeren, içinde hiçbir telif görüntü bulunmayan bir video yayınladığında, bir gün içinde erişim yasağı ile karşılaşabiliyorlar. Aynı anda Avrupa Komisyonu telif yasalarını, abonenin hangi ülkede olursa olsun satın aldığı bir içeriği izleyebilmesi noktasına kadar esnetiyorlar.
Hatta geçenlerde çıkan bir düzenleme ile, alıp daha sonra jail break (yazılımı kırma) işlemi yapılan makinelerin sigorta ve garanti koşullarının bozulmaması ve bunun bir telif sorunu oluşturmaması sağlandı.
Bu bakış açısı farklılıklarını aynı konu üzerinde çalışan iki üst mahkemede de net bir şekilde görebiliyoruz. Avrupa komisyonunu OTT TV regülasyonu çalışmasından, sadece çocuk içeriklerinin, yetişkin içeriklerine karışmaması konusunda bir sonuç çıkarken, Türkiye’de aynı çalışma, dünyanın neresinde Ott tv hizmeti verirse versin, Türkiye hakkında en ufak yayın imasında bulunan bir kurumun Türkiye’den lisans alması gibi oldukça garip bir sonuca ulaştı.
Geçenlerde bir haber başlığında rekabet kurumunun Samsung ve Apple’a vatandaşların telefonlarını yavaşlattıkları gerekçesi ile yüklü cezalar kestiklerini okudum. Bu benim şu ana kadar anlattığım teoriye aykırı olduğu için merakla siteyi açtım. Sözü geçen rekabet kurumunun İtalya Devletine ait olduğunu gördüm.
Gelişmekte olan ülkelerinde bir süredir bahsi geçen markalarla ilgili serzenişleri olduğunu biliyorum. Ancak çıkış noktası çoğunlukla devlete vergi ödenmediği bakış açısından kaynaklanıyor. Bu da insanı merkezine koyan bakış açısından çok uzak.
Konferanslarımda dijital dönüşümü, teknolojik gelişmelerden ziyade bir bakış açısı farkına, insanı merkezine alan yaklaşıma bağlamayı tercih ediyorum. Bu strateji sadece şirketlerin değil, dijital dönüşümünü gerçekleştirmek isteyen her yapı için geçerlidir. Yani dijital dönüşüm söz konusu ise, telefon hatları almaktan, herkese bilgisayar vermekten, kağıtsız döküman yönetimi sağlamaktan, ERP almaktan önce, bütün yapının paradigmasını insan merkezli bir bakışa çevirmek gerekiyor. Bu sadece yönetim, pazarlama için değil, IK için de, satış için de, hatta ve hatta IT için de geçerli.
Bu dijital dönüşüm sadece şirketler için değil, devlet kurumları, STK’lar hatta ve hatta devletlerin kendileri için de geçerli.
Bu stratejik paradigma değişimi sağlanmadığı sürece yapılan yatırımdan, mevzuata ve kanunlara kadar her şey gelecek on yılda çöp olmakla kalmayacak kısa dönemde de daha büyük sorunların yolunu açacaktır. Sanıyorum gelişmekte olan ülkeleri, gelişmiş ülkeler seviyesine çıkaracak sıçrama tahtası da gelecek on yıl için bu bakış açısı değişikliği olacaktır.

Adreslenebilir Televizyon reklamları televizyon sektörünün sonunu getirecek

Bu hafta Businessweek’de adreslenebilir televizyon reklamlarının Türkiye’deki televizyon sektörüne etkilerini yazdım. Turkcell Dergilik’ten yazıyı okuyabilirsiniz.

Televizyonculuk, son dönemde çok kompleks bir yapı halini aldı. Eskiden lineer yayının yanında, birkaç saat geriden gelen catch-up tv, seçip izleyebildiğiniz ve izlediğinizi ödediğiniz pay tv gibi çözümler varken, internet bağlantısı üzerinden yayın almaya başladığımız IPTV, internet üzerinden aldığımız yayını servis sağlayıcıdan bağımsız aldığımız OTT TV ortaya çıktı.
Ne yazık ki; internetten yayın veren bu iki yapı televizyon sektöründen habersiz insanlar tarafından karıştırılıyor. İnternet üzerinden yayın yapıp, kesintilerden sorumlu olan, bu nedenle de servis sağlayıcıya bağımlı olan IPTV, ne yazık ki internetten korsan yapan şirketler ve uydu üzerinden hibrit korsan yayın yapanlar tarafından kullanılarak bu karışıklığa neden oluyor. OTT TV teknolojilerini ilk kullanan Apple TV, Netflix gibi çoğunlukla pay tv yayını veren markalar olduğu için de, bu teknoloji bir pay tv dijital dönüşümü olarak yanlış anlaşılıyor. Bu yanlışları yok ettiğimize göre şimdi adreslenebilir televizyon reklamcılığından biraz bahsedelim.
Dünyanın büyük servis sağlayıcıları hep triple play’in hayalini kurdular. Bu eve gelen internetten hem veri, hem ses hem de televizyon yayınıydı. Bu sayede hizmetin maliyeti düşüyor, abone başına maliyet yükseliyordu. Hatta Türkiye’de bunun üzerine bir de mobil faturası eklenip,dörtlü oyun da mümkün oldu. İşte adreslenebilir televizyon reklamları, bu triple play’in içine eklenen lineer yani geleneksel yayın, hibrid televizyon gibi mecralarda kişiye, konuma, kuruma özel reklamcılık anlamına geliyor.

İşin iyi tarafı

Adreslenebilir televizyon reklamcılığı için televizyonun internet bağlantısı üzerinden gelen IP bilgisini, ülke, şehir, mahalle bilgisine çeviriyorsunuz. Bunu da_belki google_ reklam sunucusuna bağlıyorsunuz. Bunun iyi sonuçlarından biri mahallenin bakkalı, lokal tv izleyicilerine üç-beş kuruşa ulaşıyor. İkinci harika sonucu televizyon reklamları demokratikleşiyor. Büyük reklamverenler ucuza reklam veriyor. Küçük reklamveren televizyona ulaşabiliyor.

Kötü tarafı

Kötü tarafı sayarken Türkiye ile gelişmiş ülkeleri ayırmak zorundayız. Zira Türkiye uyarılarımıza rağmen hep dünyanın tersine mevzuatlar çıkardı. Gün geçtikçe makas açıldı. Türkiye’nin televizyonculuk sektörü bambaşka bir tarafa dünya bambaşka bir tarafa gitti. Bu fark televizyonculuğun hala yerel kurallarla işleyen bir sektör olmasından kaynaklı olarak dikkat çekmedi. Sorun olarak algılanmadı. Şimdi gelelim kötü haberlere.

Ulusal kanalların reklam gelirleri düşecek

İsim vermeyeceğim ama Youtube Türkiye’ye girmeden kısa bir süre önce çalıştığım medya grubunun dijital reklam bölümü bana gelip video reklamcılığında pastayı kaybetme konusundaki endişesinden bahsetti. Youtube Türkiye’ye giriyordu ve dijital reklam pastasından büyük bir dilim alacaktı. O zaman bir Youtube, klonu çıkarıp reklamların kalmasını sağlamıştık.
Medya grubundan ayrılıp başka bir ulusal kanalda danışmanlık yaptığım sırada farkettim ki; reklamcılar geçen sürede bunu kullanıcı veya reklamveren yararına kullanmayıp, piyasa hakimiyetini kötüye kullanarak video reklamlarına fahiş fiyatlar almaya başlamışlar. Bu sebeple de, youtube geldiği zaman birim fiyat avantajı ile pastadan payını yine rahatlıkla aldı.
Bu mekanizma, geleneksel televizyon sektörünün reklam gelirleri için de aynı psikoloji ile işliyor. Ulusal kanallar, doğruluğu tartışılan rating raporları ile reklamverenin karşısına çıkıyor ve kapalı bir pazarın avantajlarını kullanarak reklam gelirleri oluşturuyor. Adreslenebilir televizyon reklamları ile birlikte global reklamverenler bu sisteme geçeceği için, ulusal kanalların piyasa hakimiyeti ortadan kalkacak. Bu da geleneksel televizyon reklamcılığının sonunu getirecek.

RTÜK gelirleri ciddi anlamda düşecek

Radyo ve televizyon sektörünün en yüksek mahkemesi olan RTÜK’ün en ciddi gelir kaynaklarından biri televizyon reklamlarındaki komisyonlar. Adreslenebilir televizyon reklamları RTÜK’ün sadece televizyonlar üzerindeki etikisini azaltmayacak, aynı zamanda ciddi anlamda gelirlerinin azalmasına sebep olacak.

Dijital Emperyalizm
Turkcell’in Genel Müdürü sevgili Kaan Terzioğlu, geçenlerde br mülakatında “dijital emperyalizm”den bahsetmişti. Kendisine katılmamak mümkün değil. İşte bu yoğun baskının altında yolumuzu çizmemiz gerekiyor. Son yirmi yıldır, ülkelerinden ayrılıp globalleşen büyük markalar, dijitalleşme sayesinde ganimetleri ile ülkelerine geri dönüyorlar.
Bundan sonra özellikle bu markaların oluşturduğu değerler üzerinden kazanç sağlamak aynı ülkenin markası değilseniz çok zor olacak.

Sonuç olarak

Çok yakında karşımıza çıkacak olan adreslenebilir televizyon reklamları, Türkiye’deki çarpık yapılaşmış sektör için ciddi bir sorun halini alacak. Üstelik Netflix’in dünya internet trafiğinin beşte birini oluşturduğu düşünülürse, adreslenebilir televizyon reklamcılığının yapacağı cironun yanında şu an vergisini alamadığımız google reklamları bahşiş gibi kalır!

Özkök yapay zekadan bahsetmiş

Bugün Özkök Hürriyet gazetesindeki köşesini yapay zekaya ayırmış,

demek isterdim ama Özkök yapay zekadan tam iki satır bahsetmiş…

Buradan çıkarılacak sonuç mu?

1. Özkök yapay zekadan anlamıyor : Özkök gibilerin zeka, yapay zeka konuşarıyla ilgilenmesi için gündemde hiçbir şey olmaması lazım. 

2. Google medya ilişkilerinden anlamıyor : Google’ın da kafası biraz çalışsa böyle yapay zekadan anlamayan adamların peşinden koşacağına adam gibi konuyu yazacak birini götürür. Ama malum kurumsal ilişkilerdeki şahsı muhterem Özkök’le uçağa binip onun gözüne girecek yoksa amaç google’ın yapay zeka konusunda düşündüklerini yaymak değil. Şark kafası yani… Türkiye’ye giren teknoloji markalarının neredeyse hepsinin sorunu bu! Adam gibi yönetici bulamamaları.. 

Öyle olunca da bunlara müstehak deyip geçiyoruz!