Türkiye’nin en başarılı startup’ları

Yıl sonu yaklaşıyor. Artık şapkayı öne alıp düşünme zamanı. Son on yılın en önemli konularından biri tabii ki startup’lar. Zira hepimiz artık bu startup’lardan bazılarının gelecekte borsaya kote olup, insanların referans listelerine sokmak istedikleri, gençlerin çalışmak istedikleri, bankaların paralarını yönetmek istedikleri şirketler olacağını biliyoruz.
Öncelikle şunu söylemeliyim. Herkes startup kuramaz. Ezber işi değildir. Zordur. Zaman, enerji ve adanmışlık ister. Bu sayede başarılı bir sonuç alana kadar Edison gibi denerler. Bunun en iyi örneklerinden biri Garajyeri’nin kurucusu Arda Aşkın’dır. Her seferinde çok inandığı güzel projelerle bana gelir. Birgün çok kazandıran bir proje ile karşıma çıkacağından eminim.
Gelelim benim listeme.

  1. enuygun.com
  2. getir.com
  3. paraşüt.com
  4. Cosa
  5. armut.com

Dijital Dönüşümün içine bir grup üfürükçü girdi

Bir süredir Türkiye’nin gündemine dijital dönüşüm girdi. Karar merciinin yöneticiler olduğu dünyada dijital dönüşüm ciddi sorunlar yaşamaya gebe. Danışman şirketlerin kulislerinde gidişattan duyulan rahatsızlık konuşulmaya başlandı… Ben de ters giden konuları derleyelim istedim.

En büyük tehdit teknoloji şirketleri, yine ürün satmaya çalışıyorlar

Teknoloji şirketleri bir iki danışman görüntülü satış şirketi ile danışanlara yani müşterilere sızıyorlar. Çıkan reçete ise nedense hep aynı şirketin ürünlerini içeriyor. Bir süre sonra danışmanı aradan çıkarıp sadece satışa yönelmeye başlıyor. Bunun en son noktası ise teknoloji şirketlerinin danışmanı içinde dijital dönüşüm paketleri oluşturması. Hatta bunu sürdürülemeyen dijital dönüşüm endeksleriyle ilişkilendirenler bile var.
Hatta danışmanlık şirketlerinin de dijital dönüşüm yazılımları hazırlayıp sattıklarına denk geldim.

İşin içine bir grup üfürükçü girdi

Önce sosyal medya, arkasından da konuşmacı pazarı, teknik olmayan birçok kişinin teknoloji konusunda ahkam kesmeleri için cesaretlenmelerine sebep oldu. Ben bu gruba “teknolojik üfürükçüler” diyorum. Bu grubun yapay zeka, kognitif öğrenmeye algoritma konuları popülerleşmeye başlayınca ortadan kaybolacaklarından eminim ama o zamana kadar dijital dönüşüm de bu üfürükçülerin tehdidi altında. Danışanlar bunların bir iki sözünden etkilenip bazen kendi ayakları ile oltaya geliyorlar.
Malum bu ülke üfürükçülerden çok çekti. Çok dikkatli olmak, sorgulayan beyninizi iki dedikodu, iki ilginç isime kurban etmemek lazım. Bu üfürükçüleri kendilerine verdikleri garip sıfatlarla çok rahat tanırsınız. Dijital Yaşam Uzmanı, gelecek yaşam uyum koçu filan diyorsa gerçek bir ünvanı hiç olmamıştır! Kısaca üfürükçü diyebilirsiniz.

Dijital dönüşüm satın alınacak bir ürün, paket bir upgrade değildir

Birçok yöneticinin bir danışman ile anlaşıp ya da yönetim kuruluna bir CDO (Chief Digital Officer) sokup sonra hadi yap dediğini görüyorum. Dijital dönüşüm prosesleri belli bir reçete değildir. Her kurumun karakterine göre değişiklik gösterir. Bir akşamdan bütün sistemleri değiştirip kalkılacak bir konu değil hiç bitmeyecek bir yoldur. Bir kişiye zimmetlenecek bir konu hiç değildir. Türkiye’nin dijital dönüşümde en başarılı şirketlerinde yöneticilerle konuştuğumda çoğunun dijital dönüşümde çok eksiğimiz var dediğini duyuyorum. Bunun tek bir sebebi var. Dijital dönüşüm devamlı yapılması gereken bir iştir. Tıpkı idari işler gibi her gün yeniden yapılmalıdır. Tek farkla… Hep aynı işi değil, her seferinde bir yeniliği yapmak lazımdır.

İşin önemli kısmı insandır

Dijital dönüşüm sadece teknik bir konu değildir. Kurum içi iletişim ve eğitim de işin önemli parçalarından biridir. Bu nedenle projelerde çoğunlukla IK, idari birimleri ve kurumsal iletişimi de işin içine sokarız. Değişiklik özellikle mavi ve pembe yakalıları korkutur. Onların korkması istenilen bir durum değildir. Bu nedenle mavi yakalıların bir kısmının da projenin icra komitelerinde yer almasını isteriz.
Ayrıca projenin başında stratejiyi belirlerken de onların çekinceleri, istek ve düşünceleri stratejinin belirlenmesinde, alımlarda çok önemlidir.

Dijital dönüşüm insanla ilgiliyse, neden dijital dönüşüm diyoruz?

Bu tam tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan çıkar sorusu. Dijital dönüşüm camiasında bir grup dijital dönüşümü teknik satış olarak algılarken, bir grup da insanı ortaya almak lazım demeye başladı. Tabii yeni bir grup daha ortaya çıktı. İnsanı ortaya alan ve teknoloji bilmeyen biri ne yapabilir? grubu. Yani iki kutuplu bir sistem üç hizip grup çıkardı.

Dijital Dönüşüm yapacak yöneticilere çok kısa hızlı yol haritası

Bu bilgiler ışığında hatalar yapmadan ilerlemek için, çok basit bir yol haritası var. Öncelikle mutlaka bir danışmanla çalışmak. Size bu danışmanı veya danışmanlığı bedava vermek isteyenler olacaktır. İnternet çağında biliyoruz ki bedava peynir sadece fare kapanında olur! Sakın özgür iradenin ve en önemli silahınız olan danışmanı karşı tarafın eline vermeyin, elinden almayın. Danışmanı size yakın, özgür birinden seçin ki özgür iradenizi ipotek altına alınmasın. Bir son uyarı, o danışmanın da icraata girmesine izin vermeyin. İcraat yöneticinin, uyarmak, izlemek, tavsiyede bulunmak danışmanın görevidir. Herkes haddini bilmeli.

Yeni dönem eğitim trendleri

Eşimle yeni tanıştığımız dönemlerde, Bilgi Üniversitesindeki bir hocayla uzun bir sohbete girmiştik. Sohbet döndü dolaştı eğitimin geleceğine ulaştı. Bana en geç 50 yıl içinde üniversitelerin kalkacağını söyledi. Yerine hızlandırılmış sertifika tabanlı eğitimlerin olacağından bahsetti. Benim buna katılmamam mümkün değildi. Zira yıllardır yaptığım konuşmalarda bilgisayarların, bilgisayarcıların cihazı olduğuna inandığımı söyleyen biriyim. Gerçekten de zaman gösterdi ki; bilgisayar, bilgisayarcıların, yazılımcıların kullanması gereken bir cihaz. Son kullanıcı bunu imkansızlıktan kullanıyor. Şimdi bakıyorum, bilgi girişi yapmak zorunda olanlar, cep telefonundan, avuç içi cihazlara, eğlence ve not girişi yapanlar tabletlere yöneldiler. Bilgisayar, artık bu alanların hepsinden çıktı. Ben üniversitelerin de akademisyenlerin yerleri olması gerektiğine inanıyorum. Bir işi yapmak için, gerekli bilgiyi almaları gerekenler için üniversiteler çok ofistike yapılar. Yerini sertifikasyon programları, uzaktan eğitim sistemleri kolaylıkla alabilir. Üniversitelerin üzerinden öğrenci yükü alınırsa, asıl işleri olan araştırma geliştirmeye daha fazla imkanları olur. Tabii bu sayede bir iş kolu için eğitim alması gereken kişiler de, eğitim sırasında akademinin keskin disiplininin dişlileri arasında sıkılmamış olur. Eğitimde bu değişiklik aynı zamanda kişiye özel eğitimleri, bu sayede de eğitimde dijital dönüşümü sağlamış olur.
Tabii eğitimde bu yeni trendler üniversitelerle başlamayacak. Aslında dönüşümün başlangıcı, bizim jenerasyonumuzda hiç okula gitmemiş olan bir kitle. Ben yanlış hatırlamıyorsam anaokuluna 6 yaşında başladım. Ancak kızım ve yeğenim okula 2 yaşında başladılar. Tabii daha önce gittiğimiz velili dersleri saymazsak. Sanıyorum ikisi de 1 yaşından bu yana okula gidiyor. İlk gittikleri okullar, duygu gelişimlerini, dokunma hislerini geliştirmek amacıylaydı. Tabii bu gelişimler aynı zamanda beyin nöronları arasında snapslerin arttırılmasını sağlıyor. Bu sayede kıvrımlı beyinlerimiz bir kavrama karşılık gelen sonuçların sayısını ve zekayı arttırıyor. 0-3 yaş arası bu eğitim aslında beynin yapılandığı, ana dilin öğrenildiği ve öğrenme hızının evrendeki birçok yapıdan fazla olduğu bir dönemde olduğu için çok önemli. Zaten ciddi olarak incelendiğinde küçük yaşlardaki edinimler, daha sonraki dönemlerde büyük farklar oluşturuyor.
İşte bu yüzden 3-6 yaş arası edinimlerin meslek seçiminden, hayatı yaşama şekline kadar bir çok alanda ciddi etkileri olduğunu söylemek gerek. Bu aralıktaki eğitim içinde iki önemli trend var. Bunlardan biri kişinin kendine yetebilmesini sağlamak amacı ile planlanmış olan Montessori eğitimi. Dünyanın en büyük şirketlerinin başında bu eğitimi almış insanların olduğunu söyleyebiliriz. Mesela Amazon’un kurucusu ve CEO’su Jeff Bezos, Google’ın kurucusu Larry Paige yine bu eğitimleri alanlar arasında. Hatta teknoloji dünyasında başarılı o kadar çok patron Montessori eğitimi almış ki; bunlara silikon vadisinde “Montessori Çetesi” diyorlar. Eğitim kendine yetmeyi bu sayede de özgüven sahibi olmayı amaçlıyor. Bu partronların riskleri göğüsleyip, stresin altından kalkabilmeleri hep bu eğitimin sonucu. Ben bu konuda 1800’lü yılların sonunda, çocuğu merkeze alıp, ilgi alanlarını tanımlama üzerine bir sistem kuran Montessori’ye hayran oldum. Eğitim çok sade, özel yapılmış araçlarla gerçekleştiriliyor. Türkiye’de ne yazık ki; eğitim araçlarını üreten kimse yok. Bu nedenle yurt dışından geliyor. Anladığım kadarı ile Türkiye’de üretilen eğitim araçları dışardan bakılınca aynı malzemeden yapılmış gibi görünse de, her birinin ağırlığı bile özel olan orjinal araçlarla ilgisi yok.
Montessori’den sonraki dönemde en mantıklı eğitim yöntemlerinden biri de Waldorf. Bu yöntem çocukların, çevrelerindeki dünya olan ilişkilerini düzenliyor. Çocukların binaların içinde değil, etrafındaki dünyaya olan ilişkilerini arttırıyor. Orman okulu da denilen bu yöntemin, çocuğun kişisel becerilerini arttırdığı Montessori eğitiminden sonra alınması mantıklı gibi görünüyor.
Tabii aslında bu iki sistemden sonra ortaya çıkan ve her ikisini de çeşitli yönlerden kapsadığı görünen Reggio Emillia ise ayrı bir karar ihtimal olarak karşımıza çıkıyor.
İlkokula bile gelmemiş olan çocukların 0-3 ve 3-6 yaş arasında bu kadar farklı eğitim sistemleri ile eğitilmeleri size garip ve çok yoğun gibi görünebilir. Ancak üniversiteye artık son bir yılda hazırlanılmıyor. Üniversite ve hayata doğru yaklaşmak daha çocuk yaşlarda dünyayla barışık zeki çocuklardan geçiyor. Kaldı ki önemizdeki dönemde yapay zekayı yönetebilecek seviyede esnek bir zeka seviyesine sahip olmak küçük yaşlarda eğitilmeyi gerekli kılıyor.

Yanlış bakış açısıyla teknoloji regülasyonları sadece yeni sorunlar doğuruyor

Kasım ayında Londra’da bir konuşma yapacağım. Konuyu seçerken aklıma gelenlerden biri de gelişmiş ülkeler ve gelişmekte olan ülkelerin mevzuat oluştururken farklılıklarıydı. Tabii bu farklılıkların oluşmasında etkin olan bakış ayrılıkları. Bu farkı eminim global şirketlerin gelişmekte olan ülkelerdeki CEO’ları yaşıyorlar ama analiz edip farkındalık oluşturuyorlar da sonra kurumsal yapının içine yedirip kayıp mı ediyorlar, yoksa sümen altı mı ediyorlar bilemiyorum. Genelde bu konuda bir farkındalığa denk geldiğimi söyleyemeyeceğim.
Bu farkları özellikle teknoloji sektöründe ciddi anlamda hissediyoruz. Sözgelimi “copyright” yani telif hakları olduğunda doğuda hala aklımıza filmlerin kanunsuz şekilde dağıtımı ve izlenmesi geliyor. Bu konuda hukuk yoruma imkan vermeyecek kadar net. Ancak günlük hayatta kanunsuz kullanım hala son derece fazla. Böyle olunca görmemezlikten gelmek, çözüm üretmekten kolay görünüyor. Ancak batıda önce pay tv’ler arkasından da avrupa komisyonunun insanı merkeze alan yaklaşımları ile sorun çözülüyor. Bir süre sonra iki bakış açısının farkından doğan makas çok açılıyor. Örnek vermek gerekirse, Türkiye’de hitspor.com isimli bir site içinde bir maç hakkında kendi yorumlarını içeren, içinde hiçbir telif görüntü bulunmayan bir video yayınladığında, bir gün içinde erişim yasağı ile karşılaşabiliyorlar. Aynı anda Avrupa Komisyonu telif yasalarını, abonenin hangi ülkede olursa olsun satın aldığı bir içeriği izleyebilmesi noktasına kadar esnetiyorlar.
Hatta geçenlerde çıkan bir düzenleme ile, alıp daha sonra jail break (yazılımı kırma) işlemi yapılan makinelerin sigorta ve garanti koşullarının bozulmaması ve bunun bir telif sorunu oluşturmaması sağlandı.
Bu bakış açısı farklılıklarını aynı konu üzerinde çalışan iki üst mahkemede de net bir şekilde görebiliyoruz. Avrupa komisyonunu OTT TV regülasyonu çalışmasından, sadece çocuk içeriklerinin, yetişkin içeriklerine karışmaması konusunda bir sonuç çıkarken, Türkiye’de aynı çalışma, dünyanın neresinde Ott tv hizmeti verirse versin, Türkiye hakkında en ufak yayın imasında bulunan bir kurumun Türkiye’den lisans alması gibi oldukça garip bir sonuca ulaştı.
Geçenlerde bir haber başlığında rekabet kurumunun Samsung ve Apple’a vatandaşların telefonlarını yavaşlattıkları gerekçesi ile yüklü cezalar kestiklerini okudum. Bu benim şu ana kadar anlattığım teoriye aykırı olduğu için merakla siteyi açtım. Sözü geçen rekabet kurumunun İtalya Devletine ait olduğunu gördüm.
Gelişmekte olan ülkelerinde bir süredir bahsi geçen markalarla ilgili serzenişleri olduğunu biliyorum. Ancak çıkış noktası çoğunlukla devlete vergi ödenmediği bakış açısından kaynaklanıyor. Bu da insanı merkezine koyan bakış açısından çok uzak.
Konferanslarımda dijital dönüşümü, teknolojik gelişmelerden ziyade bir bakış açısı farkına, insanı merkezine alan yaklaşıma bağlamayı tercih ediyorum. Bu strateji sadece şirketlerin değil, dijital dönüşümünü gerçekleştirmek isteyen her yapı için geçerlidir. Yani dijital dönüşüm söz konusu ise, telefon hatları almaktan, herkese bilgisayar vermekten, kağıtsız döküman yönetimi sağlamaktan, ERP almaktan önce, bütün yapının paradigmasını insan merkezli bir bakışa çevirmek gerekiyor. Bu sadece yönetim, pazarlama için değil, IK için de, satış için de, hatta ve hatta IT için de geçerli.
Bu dijital dönüşüm sadece şirketler için değil, devlet kurumları, STK’lar hatta ve hatta devletlerin kendileri için de geçerli.
Bu stratejik paradigma değişimi sağlanmadığı sürece yapılan yatırımdan, mevzuata ve kanunlara kadar her şey gelecek on yılda çöp olmakla kalmayacak kısa dönemde de daha büyük sorunların yolunu açacaktır. Sanıyorum gelişmekte olan ülkeleri, gelişmiş ülkeler seviyesine çıkaracak sıçrama tahtası da gelecek on yıl için bu bakış açısı değişikliği olacaktır.